Dilimiz Ayrımcı Olabilir mi?

Yaşlılarla konuşurken daha şefkatli davranma, cümleleri daha basit ifade etme eğiliminiz olabilir, birini tarif ederken “O benim oğlum yaşında” ya da “Pamuk nine” gibi sıfatlar kullanabilirsiniz. Ancak bir insanın yaşına vurgu yapan, yetersizliğine işaret eden ya da onu olduğundan daha zayıf, yardıma muhtaç gösteren kullanımların “Dilde ayrımcılık” olduğunu bilmelisiniz. Günlük kullanımdan başlayan, reklam kampanyalarına kadar uzanan bu alan iyi niyetle başlayıp giderek kişisel hakları zedeleyen bir ayrımcılık çeşidi. 

Dünyayı etkileyen korona pandemisi, hayatımızı pek çok alanda değiştirdi. Pandemiyle beraber görünür hale gelenlerden birisi de yaş ayrımcılığı. Bu ayrımcılık literatüre girmiş olsa da, yaygın hale gelmesi, görünür olması bu süreçte hızlandı. İnsanlar zaman zaman yaşa göre sınıflandırılıyor, gençler/yaşlılar ayrımı yapılıyor; ancak modern toplumdaki yaşlılık algısı ve yaşlı imajı pek olumlu görünmediği için, yaşlılarla ilgili önyargılar da dikkat çekiyor.

Bu önyargı bazen reklamlarda karşımıza çıkıyor, bazen sosyal medyada, bazen gündelik hayatta. Fransa’da reklam sektöründe yaşanan olay, bu ayrımcılığın en iyi örneklerinden. 

Blue Velvet filmiyle de tanınan İsabella Rossellini 14 yıl boyunca Fransız kozmetik markası Lancôme’un reklam yüzü olarak modellik yaptıktan sonra 43 yaşında firmadan gelen şu açıklamayla işine son veriliyor:

“Kadınlar genç olmayı hayal eder. Reklamcılık da hayal edileni yansıtır, gerçekleri değil. O yüzden artık kadınların hayalini temsil edemezsin.” O dönem bu olay yüzünden üzüntü yaşayan Rossellini’ye 23 yıl sonra gelen telefon, bu konuda dünyada yaşanmaya başlayan değişimin de habercisi. Kozmetik firmasının genel müdürü, Françoise Lehmann arayıp tekrar onunla birlikte çalışmak istediklerini söylüyor. Başta bunu şaşkınlıkla karşılayan Rossellini “Öncesinde beni görmek ister misiniz? Beni gönderdiğiniz zaman 42 yaşındaydım, şu anda 65 yaşındayım. 23 yıl içinde daha da gençleşmedim” diye cevaplıyor. Françoise Lehmann  ise kadınların artık sadece genç görünmek istediklerini düşünmediklerini ve bu isteğe cevap vermek istediklerini belirtiyor. Konuşmanın devamını ise şu sözlerle anlatıyor:

“Ben de ‘O zaman 22 yıl önce hayli tartışılan eski bir  hikayeyi eşmek yerine neden 65 yaşında başka bir kadın bulmuyorsunuz?’ diye sordum. Onlar da ‘Hayır, biz o zaman bir hata yaptık ve bunu düzeltmek istiyoruz’ diye cevapladılar.

Dil ayrımcılığın başladığı yer

Dünyada reklam sektörü bu yönde değişmeye çalışsa da, özellikle sosyal medya yaşlı yetişkinlerin hedef alındığı yerlerin başında geliyor. Bu süreçte yaşlılar kimi zaman “öteki” olarak karikatürize edildi, kimi zaman “Çekil pis koronalı!” demeye varan saldırılarla karşılaştı. Haber dilinde kullanılan “65 yaş üstü insanlar lütfen sokağa çıkmasın” uyarıları, 65 yaş üstü insanlara dikkat çekti, vaka bilançolarında kullanılan “Hayatını kaybedenlerin yüzde 80’i, 60 yaş üstünde” gibi açıklamalar, bu ayrımcılığı körükledi. Kimi zaman iyi niyetle edilen “Uzun bir yaşam sürdü”, “daha ne kadar yaşayacaktı”, “dünyaya kazık kaktı” gibi sözler; “gençliğine doyamadı” gibi deyimler de, ölümün daha çok yaşlılara uygun bir şey olduğu algısını güçlendiriyor. 

Bu kanılar, normal zamanlarda sorun yaratmasa da, özellikle böyle kriz dönemlerinde dikkati yaşlılara yöneltiyor, bir nefret unsuru olmalarına yol açıyor. Dünyada krizlerin arttığı dönemlerde yaşlılar ekonomik açıdan en çok “yük” olarak kesimlerin başında geliyor. Belirli dönemleri de yaş kuşaklarıyla açıklıyoruz. Mesela 2. Dünya Savaşı sonrası “Bebek Patlaması Kuşağı” olarak nitelenen yaş grubu iş ahlakıyla; 2000 sonrası doğan Milenyum kuşağı da teknolojiyle özdeşleştirilmesi gibi.

Belirli yaş gruplarına yönelik kalıp bir dil kullanımı, o insanların özgüven ve iletişim sorunları yaşamasına neden oluyor. Gençlerin yaşlılarla iletişimde basit dil kullanması, yavaş, abartılı veya küçümseyici tarzda konuşması ya da gençlerle iletişimde hafif bir üslubun tercih edilmesi “Onun henüz aklı ermez” gibi küçümseyici ifadelerin seçilmesi buna örnek. Bu tarz iletişim karşınızdaki insanın bilişsel yeteneklerinde bir eksikliği olduğu, basit seviyede özel iletişim gerektiği yargısını ortaya çıkarıyor. 

Yavaş yavaş değişmek mümkün

İnsanlar kalıp yargılara inanmaya başladığında artık “yaşlı” gibi ya da “ergen” gibi davranmaya başlıyor ve böylece kalıpyargılar sürüp gidiyor. Bu döngüyü kırmak için dile dikkat etmek önemli. 

Öncelikle sizin için samimiyet içeren bir ifadenin başkası için tahakküm kurma, küçük görme, büyüklük taslama veya hiyerarşiyi hatırlatma gibi algılanabileceğini düşünmek gerekiyor. Kusurlu davranışları örtbas etmek için, karşınızdakine samimiyet belirtmek için dile başvurmamak ilk adım: “Ben onunla baba-oğul gibiyim”, “O benim çocuğum sayılacak yaşta”, “O benim annem yaşında”, “Sen o zaman fasulyede vitamindin”, “O doğduğunda dinazorlar yaşıyormuş” gibi ifadeler ilk akla gelenler. Gençlere yönelik “Çömez, yeniyetme, acemi, çaylak” ya da yaşlılara yönelik “Dinozor, fosil, abla, abi, teyze, amca” gibi ifadeler de önyargıları tetikliyor.

Yaşlı ama evlenmemiş insanlara yönelik “Evde kalmış, kız kurusu” gibi ifadeler, daha az dışarı çıkmak isteyenlere yönelik “İçi kurumuş, içi geçmiş, eski kafalı” sözleri, gençlere “Aklın yetmez, tevellütün yetmez, yaşın başın ne” gibi ithamlar dilimizdeki ayrımcılığın göstergeleri.

Nasıl değişebiliriz? 

Değişim için öncelikle “Bu söylediğim karşımdakini kötü hissettirir mi?” diye düşünmek gerekiyor. Kullandığımız kelimelerin, yaş, cinsiyet, toplumsal statü gibi konulara dikkat çekip çekmediğine bakmak, karşımızdakini aşağılama kastı taşıyıp taşımadığını fark etmek ikinci adım.

Toplumsal cinsiyet dilinin değişimi de böyle mümkün oldu. Artık yazılı basında, dilde “Bilim adamı” gibi nitelemeler değil “Bilim insanı” tercih ediliyor. Kalıp deyimlerin, atasözlerinin ne söylediğini anlamak da önemli. İyi bir söz zannettiğimiz bir deyim çoğu zaman karşımızdakine kötü hissettirebiliyor.

Bu tutumları arttırıp, dilimizi şekillendirdiğimizde stereotipleri fark etmeye başlıyoruz. Aslında bunun için de güzel bir deyimimiz var: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi, başkasına yapma.” 

Gençlik de yaşlılık da herkesin ortak deneyimlediği bir hayat döngüsü. Bu konuda aşağılanmanın ya da yetersiz görülmenin ne kadar tatsız bir his olduğunu hatırlamak, ayrımcılıkla mücadele etmenin ilk adımı değil mi?