Her gün pek çok insan, ırkı, kökeni, aidiyeti, sınıfı, dini, cinsiyeti, dili, yaşı, sağlık durumu yüzünden hak ihlaline uğruyor. Ayrımcılığı fark etmek, eşitsizliğin normal kabul edilmemesi için önemli bir adım. Agesizm olarak bilinen yaş ayrımcılığı ise, pandemi sürecinde en görünür hale gelenlerinden biri.

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü. Bu güne bağlı olarak, 1 hafta boyunca insan hakları konusunda farkındalık çalışmaları yapılıyor. Ayrımcılık hakkında bir farkındalık yaratmak, insan hakları konusunda atılacak adımların başında.

İnsanlar ırk, etnik köken, yaş, sağlık durumu, ulusal aidiyet, sınıf, kast, din, kanaat, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, dil her ne olursa olsun eşit hakka sahip dünyaya geliyor. Buna rağmen, kimi zaman çeşitli kimlikler nedeniyle “farklı” muamelesine maruz kaldığımız da bir gerçek.
Ayrımcılık; politika, yasa veya muamele bakımından haksız bir nedenle insan haklarından ve diğer yasal haklarından, başkalarıyla eşit bir biçimde faydalanamadığımız ya da kişilik özelliklerimiz nedeniyle aşağılandığımız durumlarda ortaya çıkıyor.

Yaş ayrımcılığı dünyada ve Türkiye’de son yıllarda daha fazla çalışmanın yapıldığı konulardan. İnsanların yaşlarına yönelik olumsuz yargılarda bulunmak, onları yaşları nedeniyle haklarından mahrum etmek ya da uygunsuz ifadelerle incitmek en yaygın biçimlerinden.

Bu tutum ve davranışlar hem genç hem yaşlı bireylere yönelik olabiliyor. Gençlere yönelik olanı genelde yaşından dolayı fikirlerini önemsememek, deneyimli olmamalarına yönelik yetersizlik vurgusunda bulunmak şeklinde görülürken; yaşlılara yönelik olanında üretimden geri çekilmekle birlikte yaşlı bireylerin toplum açısından sosyal ve ekonomik bir yük, bakım sorunu ve sosyal güvenliğin maliyeti vb. konularla birlikte tartışılması gündeme gelebiliyor. Bu kabuller temelde farkında olmadan öğrendiğimiz, içselleştirdiğimiz, sorgulamadığımız kalıpyargılarımızla ifade ediliyor.

Sinsice şekilleniyor

Her şeyde olduğu gibi bu sorunun da çok farklı biçimleri var. Mesela, sadece belli bir yaşa sahip insanların haklarından faydalanma imkanının başkalarına oranla daha sınırlı olması durumunda doğrudan ayrımcılık ortaya çıkıyor. Pandemi sürecinde çalışan 65+ üzeri bireylerin evde kalması zorunluluğu bu nedenle tartışılmıştı.

Dolaylı ayrımcılıksa, tarafsızmış gibi sunulan durumlarda belli bir grubu ya da grupları orantısız etkilemesi haline deniliyor. Sadece sağlıklı bireylerin yararlanabileceği bir yasa, kronik hastalıkları ya da yaşından kaynaklı sağlık problemi yaşayanları dolaylı olarak etkiliyor. Ancak haklarından yine yararlanamıyorlar.

Bir iş yerinde 40+ yaş üzeri kadınların çalıştırılmamasıysa, kesişimsel ayrımcılığa bir örnek. Bu durumda hem cinsiyet hem yaş temelinde bir hak ihlali söz konusu oluyor.

Toksik söylemler davranışları etkiliyor

Toksik söylem olarak bilinen bir zümreyi günah keçisi haline getirme sorunu dünyada giderek yükseliyor. Toplumsal dile sirayet eden söylemler ve eylemler, buna maruz kalan insanlar üzerinde düşmanlığı ve şiddeti körükleyebiliyor.

Bunun Türkiye’de yaş konusunda yaşanan örneği yine pandemi sürecindeki dezenformasyon. Yaşlıların virüsten en çok etkilenen kesim olduğu konusundaki uyarılar, onların virüs taşıdığı algısına yol açtı ve bir dizi tatsız olayı tetikledi. Bu süreci Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mutlu Binark şöyle yorumluyor:

“Bütün dünyada küresel olarak yaşlıların, kronik hastalıkları olanların virüsten daha fazla etkilendiğini Dünya Sağlık Örgütü de beyan etti. Bu nedenle en çok ölüm oranlarının 80 yaşın üstü olduğu vurgulandı. Türkiye’de de bunun üzerine 20 Mart 2020’de 65 yaş ve üstü kronik hastalıkları olanların salgından korunması için sokağa çıkmaları yasaklandı. Bu kararla birlikte sanki hastalığı yaşlı nüfus yayıyormuş gibi izlenim oluştu. Zaten Türkiye’de yaş ayrımcılığı örtük olarak vardı ama bu kararla birlikte günah keçisi gibi gösterildi yaşlılar. Sosyal medyada da üç tür tema saptadık. Birincisi yaşlıları koruma ve kollayıcı bir dil ama bu da 65 yaş üstü vatandaşlarımızın aktif vatandaşlık pratiklerini elinden alan bir söylem içeriyordu. İkincisi, küçümseme, dalga geçmeye yönelik bir eğilim. Onları çocuklaştıran bir söylemdi. Üçüncüsü, nefretin kendisiydi. Öfkeyle karışık, onları hastalığın nedeni olarak gören söylemdi. Bu üçü de problemliydi. Dünyadaki verilere baktığımızda şimdi 20-45 yaş arası bireylerin daha fazla hastalığa yakalandığını görüyoruz ama medyanın bu şekilde dolaşıma sokması, yaşlı bireyleri korumayı amaçlarken onların özne olma, yurttaş olma pratiklerini elinden alınmasına yol açtı.”

Genç olmak mı sorun? Yaşlı olmak mı?

Gençler deneyimleri ve birikimleriyle aşağılanırken, yaşlılar muhatap almama sorunuyla uğraşıyor. Çocukluklarına döndükleri, alıngan oldukları, her şeye alındıkları, unutkanlıklarının arttığı yaftalamalarına maruz kalıyorlar.

Yaşlılık kimi durumlarda bunama ile eşanlamlı görülüyor, huylarının sabit ve değişmez olduğu, hoşgörülü ve esnek olmadıkları yönündeki yanlış inanışlar muhatap almamayı beraberinde getiriyor. Tecrübe ve birikimleri değersizleştiriliyor.

Bir başka sorun da, sosyal hayattan dışlama. İleri yaşlarda asosyal olunduğu kabulü bireyleri toplumdan dışlayıcı pratiklerin ortaya konmasına yol açıyor.

İstismar etme de diğer bir yaş ayrımcılığı tutumu. Örneğin miras konusunda yakın çevresinin psikolojik baskısına maruz kalan bir yaşlı, kendini ailesine karşı borçlu hissedebiliyor.

Dildeki aşağılamalarla yaygınlaşan söylemler çoğu zaman insanların haklarını talep etmesine ve eşit muamele görmesine yol açıyor.

Ayrımcılık önce farketmekle, sonra değişim için bir adım atmakla yok oluyor.