Ayrımcılık Deyimlerden Başlıyor

Yaşlı birini koşarken gördüğünüzde “Çaptan düşmemiş” diye düşünüyorsanız, yorulmuş bir insana “Ununu ele duvara as” diyorsanız, fikirleri sizinle uyuşmayan insanları “eski kafalı” diye niteliyorsanız, bu yargıların hepsinin ayrımcı olduğunu bilmelisiniz. Yaş ayrımcılığı dilde başlıyor, kalıp yargılarla gelişiyor ve nihayetinde meşru hale geliyor. Değişimse, önce dilden başlıyor. 

Yaş ayrımcılığı ilk kez Gerontolog  Robert Butler, 1969 yılında yaş ayrımcılığı / Ageism terimini ortaya atmasıyla kavramlaştırıldı. Yaşlılara yönelik eyleme dönüşebilen bir nefret çeşiti olan yaş ayrımcılığı hem bireysel (kalıp yargılar, önyargılar) düzeyde, hem de kurumsal (yasal düzenlemeler, medya temsilleri, sosyal yaşamdaki temsiller) düzeyinde işliyor. 

İnsanların sadece yaşlarından dolayı istihdamda, sosyal ilişkilerde ve hizmet alımında ayrımcı davranışlara maruz kalması yaş ayrımcılığının en belirgin özelliği. Yaş ayrımcılığı da ırkçılık ve cinsiyetçilik gibi, yaş grupları arasındaki eşitsizlikleri meşrulaştırmaya hizmet ediyor. 

Farkına varmasak da, dilimize yerleşmiş deyimler, bu ayrımcılığın ortaya çıkması için en uygun zemin. Kullandığımız kalıplar, yargılara dönüşüyor ve ayrımcılığa yol açıyor. 

Dilde başlayarak yayılıyor

Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, yaşlanmaya dair kalıpların dille başladığını söylüyor: 

“Aslında yaş ayrımcılığı belli kalıp yargılar üzerinden gösteriyor kendini. Yaşlılarla ilgili kullanılan bazı yaygın kalıp yargılarını hatırlarsak – • kendilerine bakamazlar • yeni şeyler öğrenemezler • eski kafalılar •  korunmaya muhtaçlar • zihinsel ve fiziksel kapasiteden yoksunlar  • toplum üzerinde yükler • unutkanlar  • huysuzlar- yanı sıra , “Elin ermez, gücün yetmez”, “Çaptan düşmek”, “Ununu elemiş, eleğini asmış”, “Yaşından utanmıyorsan, ak saçlarından utan!” “Artık köşende oturma zamanı”, “Yaş yetmiş, iş bitmiş” gibi atasözü ve deyimler bu ayrımcılığı daha da çok derinleştiriyor.”

Bu yargıların dile girmesi olağanüstü bir durumda davranışlarımızı da bu düşüncelere göre yönlendirmemize yol açıyor. Mesela yaşlılarla ilgili onların kendine yetemeyeceğini düşünürsek, topluma yük olabileceğini de düşünmeye başlıyoruz. Bu zihinde psikolojik bir bariyer oluşturuyor. Prof. Dr. İnceoğlu’na göre, pandemi süreci deyimlerle zihnimize giren yaşlılık algısının nasıl olumsuz bir tutuma dönüştüğünün iyi bir örneği: 

“Bu tutumları medyada deneyimlediğimizde algımız güçlenir. Belki genç ya da orta yaştayken, fark etmeme eğilimindeyiz. Ancak saçlarımız gri olduğunda, kırışıklıklar daha derin göründüğünde ve görme gücü belirgin şekilde bozulduğunda, anlamaya başlarız. Stereotipleri fark etmeye başlıyoruz. Özellikle hedef kitlesi gençlerin olduğu sosyal medya paylaşımlarında yaşlı yetişkinler, ya alay konusu ya da ‘öteki’ olarak karikatürize edildiler, hedef gösterildiler, yaftalandılar.  Son derece seviyesiz espriler eşliğinde ortalıkta gezen çok sayıda video oldu… Yaşlıların şeytanileştirildiğine dair birçok olaya da tanıklık ettik. Örneğin, bir haberde, toplu taşıma aracına alınmayınca aracın önüne yatan 65 yaş üstü bir kadını görüntüleyip, hakaret eden iki kişiden biri, kadına “Çekil pis koronalı!” demekle kalmayıp, fiziki olarak da rahatsızlık veriyordu. Neredeyse korona virüsü yaymakla sorumlu tutuldular, suçlandılar.”

Yaşlılar kadar gençleri de vuruyor

Ayrımcı deyimler yalnızca yaşlıları değil gençleri de kapsıyor. “Çocuk aklı” diyerek başlayan küçümseme başka pek çok şekilde dilde karşılığını buluyor. “Çocukluk etme”, “çoluk çocuğa maskara olma”, “çocuk olma”, “çocuk gibi sevinmek”, “çocuk oyuncağı haline getirmek”, “dünkü çocuk” dilimize yerleşen bu örneklerden birkaçı. 

İlerleyen yaşlarda benlik saygısı ve algısında sorun yaratan bu sözler, çocukların kendilerini yetersiz ve eksik hissetmelerine de neden oluyor. Etiketleyen, bir kalıba sokan sözler çocukluktan başlayarak dildeki yargılarının benimsenmesine de yol açıyor. 

Kısaca, çocuklukta etiketlenen, yargılayıcı kelimelerle karşılaşanlar, bu ayrımcı söylemi daha kolay benimsiyor. 

Akıl yaşta mı? Başta mı?

Farketmesek de, dilimizde ayrımcılığı tetikleyen pek çok deyim var: 

-Çocuk aklı işte!

-Ununu elemiş, eleğini duvara asmış.

-Eski kafalı.

-Elin ermez, gücün yetmez.

-Bebek gibi. 

-Bir ayağı çukurda.

-Çaptan düşmüş. 

-Kurt kocar, köpek güler.

-Yaşından başından utan. 

-Dünkü çocuk. 

-Köşe minderi. 

-Yaşı ne başı ne?

-Elden ayaktan düşmek.

-Çürüğe çıkmak. 

-Tohuma kaçmak.

-Dünyaya kazık çaktı.

Deyimlerden sterotiplere

İpek Gürkaynak’ın Birikim Dergisi yaşlanma özel sayısına (Haziran/Temmuz 2019, 362-363) yazdığı “Herkesin Annesi Olmak” yazısı sterotiplerin algımızı nasıl şekillendirdiğine dair güzel bir örnek: 

“Susam Sokağı adlı TV programına danışmanlık yaparken, programdaki, tıp öğrencisi olan genç kadının bir anneannesi ya da babaannesi olsa da, arada bir torununu ziyarete gelse, izleyen çocuklara, farklı kuşakların birbiriyle ilişkisini de gösterecek fırsatlar yaratılsa diye konuşuyorduk bir gün; masanın bir tarafında ben ve diğer danışman arkadaş, karşı tarafında da, o zamanki TRT çocuk ve gençlik yayınları sorumlularından kişiler. Ben bir ara, ‘ah olanak olsa da Macide Tanır’a rica edilse, o oynasa yaratılacak anneanne/babaanneyi’ dedim. TRT ekibinden, çok sevip çok dostluk ettiğim, genç denecek yaşta kaybettiğimiz bir kadın ‘ama olmaz ki İpek Hocam, Macide Hanım çok genç ve dinç; tayyörlü falan’ dedi. Ben şaşırdım zira Macide Hanım’ın annemin, kendinden az daha genç bir sevgili arkadaşının liseden sınıf arkadaşı olduğunu biliyordum; yani Tanır az çok annem yaşında! Bunu söylediğimde TRT mensubu arkadaş, ‘yaşı tutmaz demiyorum; görünümü genç’ gibisinden bir şey söyledi. ‘Aa, dedim, siz Barış Manço’nun Süper Babaanne’sindeki gibi bir görüntü istiyorsunuz!’ Karşımdaki duraladı. Bastırdım: ‘Sizin anneanneniz yaşıyor mu ya da siz, Susam Sokağı’nın tıp öğrencisi kızı yaşındayken, anneanneniz sağ mıydı?’ Yanıt: ‘Evet’. ‘Peki, bağa gözlüklü, biraz kambur, melek yüzlü, titrek sesli, yapyaşlı birisi miydi yoksa Macide Tanır gibi birisi mi?’ Sonunda Macide Tanır oynadı Susam Sokağı’nın anneannesini!”