Hayat başlayan ve son sürat bir şekilde biten bir süreç, bunu biliyoruz. Bu akışı altüst eden, bebeklikten yaşlanmaya uzanmak yerine, yaşlılıkla başlayıp bebekliğe çeviren Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi, hem aklımızdaki bütün klişeleri sorgulamaya davet ediyor, hem yaşlanmak, zaman ve kader üzerine düşünmeye. 

Can Öktemer

Yaşlanmak ve yaş almak. Bütün insanlığın üzerine kafa yorduğu, zamanı tersine çevirebilme üzerine sayısız teori ürettiği bir konu. Parfümün Dansı’nda yaşlandığı için tahtından olan, sakalında çıkan her beyaz sakal karşısında buhranlar geçiren devrik kral Alabor’ı hatırlayalım. Pancardan mucizeler bekliyor, ölümsüzlüğü elde etmeye çalışıyordu. 

Bu hikâyeyi anlatma sebebi ise Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi filmi. 2008 yılında David Fincher’ın yönettiği Brad Pitt ve Cate Blanchett’in başrolünde oynadığı, Scott Fitzgerald’ın 1922 yılında yazdığı kısa öyküsünden uyarlanan Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi yaşlanmak, zaman ve kader üzerine ilginç bir bakış açısı getiriyor. 

80 yaşında doğan Benjamin Button’ın vücudu zaman ilerledikçe gençleşiyor ama kendisi yaşlanıyor. Bu tuhaf hikâyede Benjamin Button önce hastalığı yüzünden ailesi tarafından reddedilip New Orleans’ta bir yaşlı bakım evine bırakılıyor burada hayatı en zor şartlar altında öğrenmeye çalışıp, ayakta kalıp hayatını kurmaya çalışıyor. Yaşlı bedenine hapsolmuş çocuk Benjamin Button bakım evinde hayatın gerçekliğini tüm çıplaklığıyla öğreniyor. Kendisi yürümekte, konuşmakta, duymakta zorlanan yalnız hastaların arasında kendi düzenini kurmaya çalışıyor. Bir tür inat hikâyesi olarak ayağa kalkmayı, konuşmayı, yürümeyi, dışarıdaki hayatı, uzakları, bilinmezlikleri, ilkleri yaşıyor bin bir çabayla. Üstelik sadece kendi hayatı değil, dünyada da kazan sürekli kaynıyor. II. Dünya Savaşı patlak veriyor, cepheye sürekli asker taşınıyor. Benjamin Button da kendi yolunu çizebilmek için çıktığı bu yolda kader çizgisi onu savaşla da karşılaştırıyor, ölümle de, kayıpla da, ilk içkiyle de, ilk birliktelikle de; çünkü yola çıkanların hikâyesi olur. 

Benjamin Button bu tuhaf yolculuğunda aşkı da keşfediyor hiç kuşkusuz. Bakım evine gelen yaşıtı Daisy’i görür görmez de vuruluyor ve bir ömre yayılacak aşkın ilk adımları atılmış oluyor aynı zamanda. Filmin öyküsünün sinemasal anlatımda bayat klişelere düşme tehlikesi var hiç kuşkusuz. Yönetmen Fincher, tüm bu tehlikelerle baş edebilmek için filmin görselliğini masalsı bir şekilde kuruyor ve hikâyenin ana eksenini zaman, hayatın akışı ve kader üzerinden inşa ediyor. Yani bu kavramları Hollywoodvari bir sorgulama ve tartışmaya açıyor. 

Tesadüfler ve zaman

Hayat başlayan ve biten bir süreç, bunu biliyoruz. Bu akış içerisinde yaşanacak olanlar yaşanıyor. Bir de kendi hikâyemizde girdiğimiz yollarda attığımız adımlarla, kararla bu akışın istikametini değiştirebiliyoruz. En olmadı hayat kendi yolunu buluyor biz ona eşlik ediyoruz. Tesadüfler bu yüzden bazen çok güzel bazen çok ağır. İster kader ister başka bir şey deyin, küçücük kararlar, hareketler gözle görülmeyen binlerce momenti tetikliyor. Başınıza olmadık şeyler gelebiliyor. Hastalıklar, kazalar, geç kalmalar akla gelebilecek her şey. Filmde Daisy’nin bacağının kırılmasına neden olaylar zinciri örneğin. O zincirde biri başka bir hamle yapsa belki de o felaket Daisy’nin başına gelmeyecekti, bilinmez. 

Benjamin Button’da böyle bir damar var. Özellikle Benjamin ve Daisy arasında yaşanan aşk hikâyesi. Bu dünyada geçirdikleri süre boyunca defalarca yolları ayrılıyor. Ancak bir şekilde hayat onları buluşturmaya başarıyor. Elbette bu buluşma kendi çabaları ve zamanı yakalama gayretleriyle de oluyor. Benjamin’in Daisy’e gönderdiği kartpostallar, birbirlerinden uzak olsalar da Daisy’nin yatmadan önce “Benjamin’e iyi geceler” dilemesi aralarındaki bağın güçlenmesine neden oluyor. 

Benjamin’in tuhaf hastalığı yüzünden imkânsıza dönen bir ilişki onların ki. İkisi de ceplerine doldurdukları hayat tecrübeleriyle kendilerine ait bir dünya kurmayı başarıyorlar. Önemli olan yaşanması olası bir anı kaçırmamak, hamleyi tam zamanında yapmak. Gerisi de bir şekilde geliyor.  Nermi Uygur’un dediği gibi: “Her şeye ilişkin bilgelik başka. Neyin ne zaman yapılacağını, neyin ne zaman yapılmayacağını bilmeyen, bilgeliği çıkarsın aklından. Zamanına göre eylemde tez davranmak, zamanına göre oluşun kıvamını beklemek gerek.”

Benjamin Button’ı vizyona girdiği dönemde tedavi edilebilir bir kanser hastalığına yakalanmıştım. Ameliyattan çıkıp, taburcu olduktan sonra sinemada izlediğim ilk filmdi, yaşım 25’ti. İnsan o yaşta adı kulağa korkutucu gelen bir rahatsızlığa yakalanınca, geleceğe, yaşama dair sorgulamalara düşüyor haliyle. Özellikle hastanede uzun zaman geçirince, başka hastaları, insanları izleme şansınız olunca, bu sorgulamalar daha da derinleşebiliyor. Hayatla kurduğunuz ilişkinin boyutu da değişiyor. Filmi bu hislerle izlerken, zihnimde yeni sorular sormuş, daha da önemlisi bazı cevapları bulabilmiştim. Şimdi yaşım 35, sağlıklıyım, 25 yaşında kendime söylediğim “hayatı yaşa, tadını çıkar, zamanını kaçırma” gibi öğütlerin  ne kadarını yaptım bilemiyorum ama hayata gecikmiş gibi hissettiğim anlarda aklıma Benjamin Button’ın yeniden başlama, hayata tutunma ve anları kaçırmama çabası, cesareti gelmedi değil. Hiçbir şey için geç değil, hiçbir şey için erken değil, “her şey anını bekliyor.” 

Hayat bir şekilde yaşanılıyor, olacak olanlar oluyor, her şey zamanını bekliyor.Yaş ve şartlar ne olursa olsun, Benjamin Button’ın yaptığı gibi sürekli yeniden başlamanın cesaretini korumak hayatın devamlılığına dair en iyi metot sanırım.  Ortaçgil’in dediği gibi “Her şey olur, her şey geçer hayat kalır”.