Gençliğin peşinde yaşamın döngüsünde

İtalyan sinemasının son yıllardaki en önemli yönetmenlerden biri olarak kabul edilen Paolo Sorrentino’nun 2015 yapımı Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weiss gibi isimlerin yer aldığı filmi Youth (Gençlik), filmi geçmiş ve gelecek arasına sıkışmış olmayı, yaşlanmayı, orta yaş krizini  merkeze alıyor. Verdiği cevapsa, “Hayat her şeye rağmen yaşamaya değer.”

Can Öktemer

John Berger, Görme Biçimleri kitabında Rembrandt’ın gençlik ve yaşlılığında resmedilmiş iki tablosundan bahseder. Berger, Rembrandt’ın gençlik resminde ressamında hayat dolu bir şekilde gülümseyerek eşiyle eğlendiğini; yaşlı resminde ise yalnızlık ve bunalımın göze çarptığını söyler. Yazara göre bu iki resim derin bir duygu farklılığına işaret eder. Rembrandt’ın gençliğini resmettiği portresinde bir tür sahtelik, reklam vardır. Genç Rembrandt tablosunda sınıfını, zenginliğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Yaşlı ressam ise sahici bir ifadeyle bize bakmaktadır. Gençliğindeki hayat dolu arzu yerini ciddiyete bırakmıştır: “Yaşlı bir adamdır artık burada Rembrandt. Var olma sorununun sezilmesi -bir sorun olarak varoluş- dışında her şey yok olmuştur. Rembrandt’ın içindeki ressam -bu yaşlı adama göre hem üstünlükleri hem de eksiklikleri olan birisi- yalnızca bu sorunu anlatmanın yollarını bulmuştur. Üstelik bunu, özellikle bu sorunu dışarıda bırakmak amacıyla geliştirilmiş bir geleneğin araçlarını kullanarak başarmıştır.”

Yaşlılık ve gençliğe dair imgelerin böyle olması bir tarafıyla anlaşılır. Modern bireyler olarak bizler için hayatın döngüsü de ezberi de böyle değil mi? Gençlik hayat dolu sonu gelmez bir süreç gibi görünür; yaşlılık ise melankoli ve yalnızlık… Yaşını başını almak hayattan tamamiyle çekilmek mi demektir? Yarını merak etmemek mi? Hayatın bu denli hızlı aktığı bir dönemde 20 yaşında birisi için geçmiş bir nostaljiye dönüşmüşken, yaşama arzusu yaşa bağlı bir şey midir?

İtalyan sinemasının son yıllardaki en önemli yönetmenlerden biri olarak kabul edilen Paolo Sorrentino’nun 2015 yapımı Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weiss gibi isimlerin yer aldığı Youth (Gençlik) filmi, geçmiş ve gelecek arasına sıkışmış olmayı, yaşlanmayı, orta yaş krizini daha da önemlisi “Hayat her şeye rağmen devam eder mi?” sorularını merkeze alan bir yapım.

Yaşama umudu tükenir mi?

Youth İsviçre’de Alp Dağları’na yakın ünlü, zengin müşterilere sahip lüks bir otelde geçiyor. Lüks, şatafatlı ve her şeyden izole olan bu yer yaşayan ölüler motelini andırmaktadır. Otel sakinleri her sabah, buharlar arasından beyaz bornozlarıyla tek sıra halinde yavaşça havuza inerler. Tüm beyazlığın içerisinde ölmüşler de bundan habersizler gibi görünmektedirler. Şöhretleri, ekonomik imkânlarına rağmen hayata dair bir arzları veya beklentileri yok gibidir.

Filmdeki Maradona örneğin, sağlık sorunlarıyla uğraşmaktadır ve her ne kadar bir daha ağları havalandırmayacak olsa da efsanevi sol ayağına bakıp geleceği düşünmektedir.  Micheal Caine’in canlandırdığı orkestra şefi Fred Ballinger ve Harvey Keitel’ın canlandırdığı yönetmen çok sıkı iki dosttur, her yıl tatil için bu otele gelmektedir.  Gün boyu prostat ve artık pek de hatırlayamadıkları geçmiş üzerine konuşurken, geleceğe dair somut beklentileri kalmamış gibidir. Fred Ballinger tutkuyla bağlı olduğu müzikten emekli olmuştur. İngiltere Kraliçesinin en bilinen eseri Simple Song’u çalması ricasını bile reddetmiştir. Mick Boyle vasiyeti olarak kabul ettiği son filmini bitirmeye çalışmaktadır. Gençlik sona ermiş geriye hakikat olarak prostat ve geçmişteki pişmanlıklar ve güzel anılar kalmıştır. Üstelik kabuk bağlayan aile bağları sürekli karşılarına çıkmaktadır. Fred Ballinger kibir, kariyerist bencillikle geçirdiği tüm ömründe ailesine sıcak bir ilgi kuramamıştır. Rachel Weiss’ın canlandırdığı Lena karakterinin tüm günahlarını yüzüne vurur. Hissizliğin ortasındaki bu garip otelde, geçmişin tatsız gerçekleri yüzüne vurulunca Fred artık günahlarla dolu yaşayan birine dönüşmüştür. Yanında bir tek gerçek dostu Mick vardır. Mick ise Fred’in aksine duyguların önemine inatla inancını sürdürmektedir. Ona göre arzular ve duygular bizi biz yapan tek gerçektir.

Birbirlerine şartlar ne olursa olsun hep güzel olayları anlatan (sıkı dostluğun temeli budur çünkü) iki arkadaş her yıl bu otele gelip aynı şeyleri yapıp evlerine dönmektedirler. Onların dostlukları Ulus Baker’in tarifine benzemektedir biraz da: “Gerçek dostlar birbirlerinin faziletlerini paylaşarak, bir tür benzerlikler, hazarların, tahlili olayların ortaklaşa paylaşılmasının benzerliğini geliştirirler.”

Başkasının hayatına bakmak

Filmin önemli bir diğer saç ayağı ise bakış meselesi. Sorrentino dikiz ve başkalarının hayatlarını merakla izleme tutkusunu filmin önemli meselesi haline getirir. Otelde bir şekilde herkes birbirini iştahla ve merakla dikizlemekte, kimse kendi hayatına odaklanmamaktadır. Filmdeki gençlik ve yaşlılık algısı alt üst olmuştur. Çünkü bu oteldeki herkes bir şekilde korkularıyla yüzleşemediği, hayatla hakiki bir bağ kuramadığı için bir nevi “yaşlıdır” zaten. Tüm şatafatlı kariyerler, şöhrete sahip otel müşterileri benliklerini kaybettikleri bu dünyada, kimliklerini, yüzleşemedikleri korkularını ancak bir başkasının hayatının içinde bulmaya çalışmaktadır. Hayattan o kadar korkmaktadırlar ki ve yılları çar çur ettiklerini düşündükleri için bir çıkış yol bulamamışlardır.

Arzlar ve duygular bizi biz yapan ve hayatla sıkı bir bağ kurmamızı sağlayan şeylerdir. Gençlik belki de bu yüzden tutkuludur, arzlarımızı ve duygularımızı en yoğun bu dönemde yaşarız. Zaman devasa bir şey gibi görünür, her şeyi yapabileceğimizi, her şeye yetişebileceğimizi düşünürüz; oyunun içindeyizdir, bakan değil bakılanızdır bir anlamda. Bu yüzden filmde otelde olan biten her şeyin ve herkesin birbirini “oyun” alanın dışından dikizlemesi de manidadır. Herkes kendi geçmiş geleceğini aramaktadır. Tıpkı filmde Mike’ın senaryo ekibindeki yazarlardan birine söylediği gibi:

“–Şuradaki dağı görüyor musun?

-Evet, çok yakın görünüyor.

– Aynen öyle. Gençken gördüğün şey odur, her şey çok yakın görünür. Bu, gelecektir. Yaşlanınca gördüğün şey de budur, her şey çok uzak görünür. Bu da geçmiştir.”

“Gençlik dışarıda”

Sorrentino, filmlerinde sıklıkla orta yaş krizini, kayıtsızlığı, nihilizmi merkezine alır ve özellikle Muhteşem Güzellik’te bu krizi asla aşılamayacak bir kader olarak görür. Youth böyle kadercilik üzerine yerleşmiyor. Yaşlılığı kadere melankolik bir ağıt haline getirmiyor. Yaşlılığı hüzünlü, gençliği ise hedonist arzuların içerisinde bir zaman dilimi olarak görmüyor. Tam aksine gençliğe ve 21. yüzyılda kozmetikle yaratılan sahte güzellik anlayışına itiraz ediyor. Bu türden bir güzellik tutkusunun tıpkı Rembrandt’ın gençlik otoportresi gibi sahteliğe ve pozculuğa indirgenmesini eleştiriyor. Yaş almanın, hayata karşı tecrübe sahibi olmanın da erdemli ve hakiki bir şey olduğunu belirtiyor özetle.

Zaman hepimizin aleyhine işliyor evet. Gelecek belki bu yüzden bizi korkutuyor. Lakin Sorrentino filmde korkularımızla yüzleşmeye çağırıyor. Gelecek zamandan ürkmememizi, üstüne gitmemizi öneriyor bir anlamda. Filmde, hiçbir şikayeti, rahatsızlığı olmamasına rağmen otelde saklanan Fred Ballinger’e doktorun dediği çok ilginç o yüzden:

“Sizi dışarıda ne bekliyor biliyor musunuz? Gençlik”.

Nermi Uygur da kalp ameliyatı sonrası yaşadıklarını kaleme aldığı “Bunalımdan Yaşama Kültürü” kitabında içerisine düştüğü zorlu durumdan yola çıkarak şunları yazmıştı:

“Yaşam böylesi sınanırken, asıl şimdi, sen sana gereksin. Topla kendini. Orası öyle, tümüyle yaşam, daha çok güldürü türünden bir şey belki…”

Sorrentino’nun filmde yaşlılığa ve hayat dair korkulara, ön yargılara dair ezberci bakışı kırabilmeyi başardığı söylenebilir. Gençlik, estetik kadrajları, iyi seçilmiş müzikleri ve harika yazılmış, oynanmış ve çekilmiş bir insanlık halleri filmi. Gençlik ve yaşlılığa dair derin önyargıların dışında inatla yaşamın tarafında duran bir yapım.

Hayat küsmüş ve her şeyden elini çekmiş bir zamanların şöhretli sanatçı tipolojisi burada ters yüz oluyor. Yönetmen, Hollywoodvari olmayan bir geri dönüş hikâyesinin peşinde. Hayatın eksikliğini, hataları, eksikleri, pişmanlıkları da kabul ederek onları bir kusur görmeden yaşama çok büyük anlamlar atfetmeden devam etmenin yollarını arıyor. Ortaçgil’in dediği gibi: “Yaşam yürüyen bir şey, geri dönüşler ancak düşte olur”.

Bundan iki yıl önce ailedeki sağlık sorunları sebebiyle acile gitmek durumunda kalıyorduk. Yine o günlerden birinde, yanımızda yatan yaşlı bir amca ve torunu arasında geçen bir sohbete denk gelmiştim. Amca, Beşiktaşlıydı ve o gün maç vardı. Bedenin her tarafında kablolar ve oksijen tüpü olmasına rağmen merakla torununa kadroyu soruyor, ilk on bire yazılan bazı futbolculardan memnun olmadığını dile getiriyordu. Hangi yaşta ve hangi şartta olursak olalım yaşamın en büyük tutkusu yarın merakı olsa gerek… Yarını merak ettiğimiz sürece hayatın içindeyiz belki de.