Ulaş Tol: Yaşlılar da Kendilerini Yaşlı Saymıyor 

Dr. Ulaş Tol Avivasa ve Yaşama Dair Vakıf (YADA) işbirliği ile gerçekleştirilen “Türkiye’de Yaşlılık Tahayyülleri ve Pratikleri” projesinin araştırmacılarından. Pandemi sürecinde yaşlılara yönelik gelişen olumlu-olumsuz tavırlar için “Yaşlılara yönelik bir ayrımcılık varsa, bu ayrımcılık yaşlıların kendisinden de geliyor” diyen Tol, pandemi sürecinin araştırma bulgularını doğruladığını ekliyor.  

Türkiye’de ciddi bir yaşlanma politikası olmadığını pandemi sürecinde gördük, bunun olumsuz sonuçlarıyla da yüzleşmek zorunda kaldık. Bütün bu süreci araştırma bulguları ışığında nasıl değerlendirirsiniz? 

Yaşlılık hem Türkiye için, hem de dünya için, bir sorun olduğu teslim edilen ama çok kabullenilmeyen, üzerine gidilmeyen, çözümü için uğraşılmayan bir alandı. Bunun da temel nedeni yaşlının bir öznesinin olmaması. Neyi kastediyorum? Bir çok sorun alanında, özellikle demografik ya da kimlik gibi bir öznesi olması gereken sorun alanlarında öznenin sahibi aynı zamanda bir savunucu özneye dönüşür zamanla.  O alanın sorunlarının taşıyıcısı olanlar genellikle sorunu yaşayanlardır ya da o sorun alanında hizmet veren uzmanlardır. Yaşlılık alanında öyle değil. Hem bir demografik gruptan bahsediyoruz, üstelik kendi içinde çeşitliliği olan bir grup; hem de yaşlılık hakkındaki algıyı, toplumdaki hakim algıyı taşıyan bir kesim olma özelliği gösteriyor.  

Yani kendileri hakkındaki ayrımcılığı kendileri de taşıyor, öyle mi? 

Evet, yaşlılara yönelik bir ayrımcılık varsa, bu ayrımcılık yaşlıların kendisinden de geliyor. Bu çok uzun zamandır böyle. Yaşlılık araştırmalarına ilk başladığım 2000’li yılların başında, “Bu konuyu hiç sahiplenen kurumlar yok” diyorduk. Geçtiğimiz yıllarda yaptığımız bir araştırmada aradan geçen 15 yıl içinde bunun çok da değişmediğini gördük. Fakat yeni yeni bazı sivil toplum kuruluşları yaşlılığı bir mesele olarak ele almanın altını çizmeye başlamıştı. Buna rağmen toplumda bir çok sorun alanına kıyasladığımızda olması gerekene göre gündeme gelmeyen bir konuydu. Neden gündeme gelmesi gerekiyor? Ondan da çok kısa bahsedecek olursak, Türkiye çok hızlı yaşlanan bir ülke oldu. Toplumdaki yaşlı sayısının belli bir oranı geçmesi durumunda “yaşlı toplum” olarak niteleniyor. Bunu gelişmiş ülkeler çok uzun yıllar içerisinde tamamladılar, yüzyıla yakın bir sürede tamamlandı. Türkiye’yse çok hızlı tamamladı. Toplumdaki yaşlı oranı hızla arttı. Buna eşlik eden birkaç gelişme daha oldu. Aynı zamanda da hızlı kentlileşti. Kırsalda yaşayan yaşlılar kente geldiler, nüfusta da daha fazla yer tutmaya başladılar. Buna adapte olmakta toplum zorlanıyor. Buna hem sosyolojik ve ekonomik dönüşümler de eşlik etti. Hal böyle olunca ortada bir sorun var ama bu sorun ne konuşuldu, ne çözümü için adımlar atıldı. Bu pandemi dönemi bu sorunun altının çizilmesine neden oldu. Bunun bir sorun olduğunu toplumun önemli bir kesimi gördü, kanaat önderleri daha çok ilgi gösterdi. Düne kadar bu konuda yapılmış çok fazla araştırma olmadığını söylediğimizde pek tepki almıyorduk. Avivasa’nın desteğiyle yapılan Türkiye araştırması, yaşlılar ve yaşlanma üzerine gerçekleştirildi. Bu yapılana kadar araştırma yoktu ama kimse yok diye de hayıflanmıyordu. Salgın döneminde konuşulmaya başlayınca sosyal medyada bir çok kanaat önderi bu konuda çok veri olmadığını, bizim araştırmamız dışında çok fazla veriye erişim imkanı olmadığını gördüler ve gelişmeler karşısında kanaat üretmekte zorlandılar. Dolayısıyla yüzeye çıkan bir konu bu oldu. İkinci açığa çıkardığı şeyse, Türkiye’nin yaşlılara bakışının çok da iyi olmadığı. Geleneksel algı yaşlılara Türkiye toplumunun hürmet ettiği, saygı duyduğu, sevdiği bir kesim olduğu yönündedir. 

Yaşlılar hak ihlaline uğradı

Evet, Türkiye’de bu sıklıkla dile getirilir. “Misafirperveriz, yaşlılarımıza hürmet gösteririz, büyüklerimize bakarız” deriz, ancak araştırma bunu doğrulamadı, değil mi? 

Günümüzde bunun böyle olmadığını yine salgın dönemi yüzeye çıkardı. Salgında yaşlılara yönelik yaş ayrımcılığı ortaya çıkmadı. Salgın nedeniyle bu olmadı. Bu zaten vardı, yaşlılara ve yaşa bakışımız yaş ayrımcılığı konusunda hakim bir tutumdu, bu biraz kriz döneminde davranışa dönüştü ve açığa çıktı. Kriz dönemlerinin şöyle bir özelliği vardır, toplumun özü açığa çıkar. Konfor döneminde tolerans gösterebildiği şeylere bu dönemde gösteremez. Tutumuna rağmen davranışını kontrol edebilirken, bu dönemde edemez. Bu konuya transfer edecek olursak, o yaşlılara hürmet etme söylemi diskurda vardı ama yaşlılara negatif bakılıyordu. Bu dönemde davranışa da döndü. heryaşta.org’ta yayınlanan diğer röportajlarında da altı çizildi. Ki bunu kurumsal düzeyde de gözlemledik. Bir kere başka ülkelerde rastlamadığımız bir uygulama oldu ve yaşa bağlı bir sokağa çıkma yasağı uygulandı. Toplum da çok istedi bunu. Bunu devlet yaptı ama talep toplumda kuvvetliydi. Biz olağan dönemlerde çok altını çizeriz. “Ne işin var sokakta” sorusuna çok maruz kalır yaşlılar. Bu salgın döneminde virüsün yayılımının tek öznesi yaşlılarmış gibi “Ne işin var sokakta” söylemi çok öne çıktı. Üstelik de hak ihlali olacak şekilde uygulanıyor. Çok uzun bir zamandır evden çıkamadı yaşlılar. Evden çıkmak hem sosyolojik, hem fizyolojik hem psikolojik bir ihtiyaç.  

“Senin sokakta ne işin var” sorusu aslında bütün dezavantajlı grupların karşılaştığı bir soru. Kadınlara da, engellilere de söylenir, yaşlılara da söyleniyor. 

Toplumun çoğunluğunun bir konfor alanı var. O konfor alanını rahatsız eden şeyleri istemez. Sokakta olmasının hayatını zorlaştırdığını düşündüğü özneleri orada istemez. Yaşlılara da şöyle bir pay düşüyor, hatta istatistiklerde bile var, “üretken nüfus/ üretken olmayan nüfus” diye bir ayrım vardır. 15-65 yaş arası üretken nüfus olarak tarif edilir, 65 yaş üstü üretken olmayan nüfus olarak tanımlanır. Toplumdaki bakış da bu üretken ve işe yararlılığa bağlı olarak tanımladığı için bu nüfusu çok gerekli bir nüfus olarak görmüyor toplum. Dolayısıyla ne işin var sokakta, ne işin var gezmede, ne işin var çarşıda, parkta oturmakta gibi sorular soruyor. Kamusal alanın temel alanlarında bu nüfusu görmek istemiyor. 

 

Yerel yönetimler de politika sahibi değiller

Pandemi sürecinde gördüğümüz bir başka şey daha oldu. Yaşlıların aile içindeki yeri de biraz değişti. Eskiden yaşlılara bakılırken, şimdi yaşlılar gençlere bakıyor. Burada bir ekonomik farklılaşma da söz konusu. 

Orada hem sosyolojik hem de ekonomik dönüşüm var. Sosyolojik olanların biri şu: Geniş aile yaşamı geride kaldı. Özellikle hızlı kentleşmenin de etkisiyle. Aynı zamanda tüketim alışkanlıklarındaki dönüşümünden de etkilendi. Aileler artık üç kuşak birlikte yaşamaktan vazgeçtiler. Bunun adımları oldu. Önce alt kat üst kat yaşamaya başladılar. Sonra imkanları varsa daha uzağa geçtiler, hatta şehir değiştirenler oldu. Böyle olunca yaşlıyla bir arada yaşamdan ayrı yaşamaya geçildi. İkincisi de geçmişte aslında çocuk yetiştirmeye yüklenen anlamda üretim ilişkileri içindeydi. Yaşlı için kırsaldaysa, tarlasını, çiftçiliğini yürütecek yeni nesillere ihtiyaç duyması çocuk yetiştirmede ekonomik bir motivasyondu. Girişimciyse ona emanet ederdi. Bunların hiçbiri olmuyorsa da, emeklilik yaşamında kendisine destek verecek bir güç olarak görüyordu çoluk çocuğu. Bu son kuşaklardaysa, tersine dönmeye başladı. Bir kesim yaşlı için, ki bunlar orta sınıfta hiç de az değil, çocuklardan beklentiyi bırakın “Bana yük olmasın yeter” diyorlar. Bizim araştırma gösterdi ki, çocuklardan destek alanlara oranla çocuklara destek verenlerin oranı daha yüksek. Şu anki yaşlı kuşağımız hala eğitim düzeyi ve gelir düzeyi çok yüksek değil. Kentlileşmeyle beraber değişen tüketim alışkanlıklarına henüz adapte değiller. Orta kuşak ve ortayaşlılar gibi gündelik hayatları çeşitli olan, belli bir refah düzeyine erişmiş değiller. Bu insanların en çok yaptığı şeyler, parkta bahçede oturmak, komşularını ziyaret, camiye gitmekti ağırlıkla. Bu da salgında toplumun ne yapacağını bilemediği bir konu oldu. 

Hala çalışmaya devam etmesi gereken yaşlılar olduğunu da gördük. Yalnız yaşlılar da bu süreçte görünen konulardan bir diğeri. Bir tanesi de yerel yönetimlerin ve merkezi yönetimin bu konuda aktif bir politikaya sahip olmadığını farketmemiz oldu.  

Yaşlılık bir mesele olarak ortaya konulunca, farklı sorun alanları da konuşulmaya başlanmış oldu. Bir konunun öznesi ve savunucusu olmayınca, kamu da buna politika geliştirmekte proaktif davranmıyor. Uluslararası söylemleri, trendleri takip ettiği kadar ilgileniyor. Bugüne kadar yaşlılık politikası denilince, akla kurumsal yapılar dışında bir şey gelmiyordu. Oysa biliyoruz ki, kurumsal çözümler belli bir ölçüde bir ihtiyaçla ilişkili olmakla birlikte, sorunun içinde çok az öneme sahip yerler. Neden? Çünkü nüfusun önemli bir kısmı evlerinde yaşamaya devam ediyor. Kimisi ailesiyle birlikte, kimisi yalnız. Kadınlar özellikle erkekler daha erken öldükleri için daha uzun bir dönem eşi de olmadan yalnız olarak yaşamını devam ettirebiliyor. Yalnız yaşama alışkanlığını geliştirmişse, çocuklarının yanına gitmeyi de istemiyor. Onların kurduğu düzenle çatışmalar da buna engel oluyor. O yüzden böyle bir evde yaşayan, yaşamının devam ettiren yaşlılar var. Yaşlıları engelli olarak görmek de sorunu katmerliyor. Kolaya kaçılan bir taraf var. Birincisi, yaşlılık deyince kurumsal meseleye indirgeme. Bakımevi, huzurevi bu sorunun çok küçük bir parçası. İkincisi, sağlık ve engellilik sorununa indirgeme. Bu da yaşlılık sorunun önemli bir parçası değil. Önemli bir kesim yaşlı da sağlık ve fiziksel koşulları yaşının gerektirdiği ölçülerle devam ediyor. Nitekim bu salgın döneminde 65 yaş üstü kategoriye homojen davranmak da bu kategoriyi görmeyen bir davranış. Benim yaşadığım yerde ultra maraton koşan 65 yaş üzeri insanlar var. Bu insanların hayatında fiziksel aktivite çok önemli bir yere tekabül ediyor. Bunu elinden almak önemli bir ayrımcılık. Yaşlılık meselesinde bu iki sorun dışında yaşlılık döneminin nasıl geçirileceği, hak ihlallerine uğramadan eşitlikçi, kapsayıcı nasıl varolacakları da bir mesele. Yerel yönetimler de bu konuda bir politika sahibi değiller, bunu da görmüş olduk.

Ev içindeki hayat yeterli değil

Bazı yerel yönetimler bankların kaldırılması, yaşlıların zabıtalarca toplanması gibi uygulamalara da imza attı bu süreçte. 

Aynen öyle. Burada tuhaf bir durum oldu hakikaten. Dünyada böyle bir uygulama bildiğim kadarıyla yok. Arkasındaki rasyonelite doğru değil. Amaç salgının yayılmasını engellemekse, daha çok semptomları göstermeyen ya da daha hafif atlatan kesim yaşlı olmayan kesim. Yaşlılar bu işi daha şiddetli yaşadığı için, ölüm oranlarında yaşlıların payı daha yüksek. Onların virüs bulaşmamasını sağlamak için evde kalmalarını teşvik etmek önemli. Türkiye’de sonra yasak 20 yaş altına da getirildi. Hatta 20 yaş altı çalışmayan diye de düzeltildi. Üretken olmayan nüfusu evde tutalım ama ekonomi de çok etkilenmesi gibi bir motivasyon da oldu. Kararın bu şekilde uygulanması dışında, toplum bunu sahiplendi. İkinci tepki de acıma oldu. “Bu yaptığımız o kadar da güzel olmadı” denildi. O zaman kanaat önderleri “Biz bu meseleyi bilmiyoruz, iyi tepki veremedik” deme noktasına geldi. 

İnsanlar kendileriyle de bu süreçte yüzleşti. Bir çok insan yasakla beraber “Aaa ben de yaşlıymışım” dedi.

Maalesef, yaşlı kavramı çok negatif olduğu için, yaşa bağlı bir durumu değil de, elden ayaktan düşmeyi, fiziksel anlamda kayıpları anlatan bir kavram olarak kullanıldığı için, bu özellikleri olmayan kesimler de kendisini yaşlı olarak görmüyor. Biz onu sahada da gözlemledik. Gidip bir amcaya “Biz yaşlılarla görüşüyoruz” deriz, o kendisini düşünmez. 80 yaşındadır. Bizi daha elden ayaktan düşmüş insanlara götürür. Halbuki öyle olmak zorunda değil, çoğunluk da öyle değil hatta. Genellikle insanlar çocuklarının eğitimini hayatını tamamlayıp, evlendirip, emekli olduktan sonra kendilerini yaşlı hissetmeye başlıyorlar. Yaşlanmanın kendisi ihmal ediliyor. Yaşlanma perspektifi yok. Kamuda da eksik olan şey, yaşlanma nosyonu. İkincisi de yaşlandıktan sonraki ya da belli eşikleri geçtikten sonraki döneme ilişkin hazırlıklarının olmaması. Bizim araştırmada üzerinde durduğumuz bir konu da oydu. Türkiye yaşlanmaya hazır değil dedik. Bunun iki boyutu vardı. Bir mesele olarak ele almaya hazır değil. İkincisi de birey olarak insanların ileri yaşları hesap ederek attığı adımlar çok az. Yine bu salgın döneminde gördüğümüz sorunların bir parçası. Yalnız yaşasa da yaşlılar, hala sosyal komünitesi sayesinde var olabiliyorlar. Kendi kendilerine ev içinde yetebilecekleri bir hayatları yok. 

Evet, ev içinde kalan insanların en önemli sorunu sosyalleşememek ve meşgalesiz kalmak oldu.

Türkiye’nin genel bir sorunu bu. Gündelik yaşantılarını çeşitlendiren meşgaleleri fazla değil. Yeni yeni orta üst sınıflarda olan bir şey. Bu kapanma sürecinde ekmek yapma pratikleriyle imgeleşen bazı hobilerin izlerini gördük. Sosyalleşme çok ağırlıklı. Gençlik araştırmasında da gençlerde sosyalleşme en temel etkinlik olarak ortaya çıkıyor. Sadece yaşlıların meselesi değil. Sosyalleşmeyi buluşma, kahveye, camiye, güne gitme dışında çeşitlendirememe bir sorun. Yaşlanmaya hazırlanma derken kastettiğimiz şeylerden biri de bu. Ekonomik olarak hazırlanma bir boyutu, sosyolojik olarak hazırlanma, çocuklarla ilişkiler bir boyutu, bir yandan da o yılları nasıl değerlendireceği de bir başka boyutu. 

Türkiye yaşlılık meselesiyle tanışıyor

Bu sürecin sonunda Türkiye muhasebeye girer mi?

Sanki kanaat önderleri çerçevesinde bir muhasebe başladı ve bu devam eder diye hissediyoruz. Çünkü bu dönemde bizim araştırmaya referanslar da verildi. Bu konuda farklı detaylara yönelik araştırmalar yapılması ihtiyacının altı çizildi. Bir ilgi başlamış gibi duruyor. Şimdi salgın sonrası çok ağırlıklı bir ekonomi meselesi olacak. Bu diğer meseleleri bastıracak. Bir süre temel sorun o olacak. Normale döndüğümüz zaman bu dönemin muhasebesi yapılırken, yaşlılara yapılan muamele de sorgulanacak. Bir yandan da insanlar kaliteli bir yaşlılık dönemi geçirmenin önemli olduğunu gördü. Eskiden bu kadar uzun yaşamıyordu insanlar. İyi ve kaliteli yaşlılık dönemi geçirme bir talep değildi. Şimdi onun öneminin altı çizildi. “Ben belli bir yaşlara geleceğim, o yaşları sağlıklı, kaliteli, dolu dolu nasıl yaşarım” bireyler için bir soru olacak. Şu anki yaşlılarımızla önceki kuşaklar arasında eğitim ve gelir düzeyi konusunda önemli farklar var. Anne babalarıyla eğitim düzeyi arasındaki mesafe çok yüksek. O da bir faktör. Bu birkaç kuşak sonra daha eğitim düzeyi ve refahı değişecek. Kentli kullanım alışkanlıkları oluşmaya başladı. Bir önceki kuşak parayı çocuğuna harcayan kuşak. Bir sonraki kuşak kendine para harcamayı bilen bir kuşak olacak.