Daima Rock’n Roll ve Keith Richards 

Parmaklarında devasa korsan yüzükleri, kafasında bandanası, gür sesli kahkahası, karşı bahçenin erik ağacına dalmışken bahçe sahibine yakalanmış haylaz çocuk imajı ve elinden hiç düşürmediği gitarıyla Keith Richards’ın akıllara kazınan imgesi yıllardır hiç değişmedi. Under The Influence belgeseli bu görkemli hayatın izini sürmek isteyenlere göre.

21. yüzyılın yaşayan tek korsanı Keith Richards (Hatırlayanlar olacaktır Karayip Korsanları serisinde de Johnny Depp’in babası rolünü de üstlenmişti) uzun yıllardır Rolling Stones’la dünyayı sallamaya devam ediyor. Sınırları ve kuralları kendisinin belirlediği bir dünyada kendi bildiği yoldan şaşmıyor; bu konuda en iyi bildiği kılavuz olan Rock’n Roll’dan asla vazgeçmiyor. Böyle bir şöhrete sahip olunca da hakkında türlü tevatürler de ortaya çıkıyor. Mick Jagger’le aynı mahallenin çocukları olmaları, acayip turne hikayeleri, kütüphaneden alınan ve yaklaşık 50 yıl boyunca iade edilmeyi unutulan kitaplar; yıllardır Richards’a dair komik anılar olarak etrafta dolaşıyor. Richards ise kendisine yöneltilen bu sorulara hep aynı şekilde “kafam kıyaktı, hatırlamıyorum” diye yanıt veriyor. Tam kendisinden beklenilecek bir hareket olsa.

Abartılı Rock’n Roll hikâyelerine rağmen şunu unutmamak lazım; Keith Richards dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ritm gitaristlerinden biri. Blues’dan ödünç aldığı tonları ustalıkla rock müziğe yediriyor. Ayrıca eline gitarı aldığında zamanı durdurabilme kabiliyetine sahip ve dünya yıkılsa bile Jumping Jack Flesh’i çalmayı sürdürecek bir hali var.

76 yaşında olan Keith Richards, enerjisinden ve müzikten asla vazgeçmedi. Bugün de Rock’n Roll’a takılıyor ve hayat tarzından taviz vermiyor. Geçtiğimiz günlerde Netflix’te yayımlanan Keith Richards Under The Influence adlı belgesel, müzisyenin birkaç sene önce çıkardığı Crossed Heart albümüne, çocukluğundan beri kendisine ilham olan müzisyenlere ve hayatına odaklanıyor.

Bitmeyen tutku hayat ve müzik 

Yaşla ilgili garip kıyasların ve ön yargıların hızla yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Salgın tehlikesi öncesinde de giderek artan kuşak farkına yönelik, ayrımcı ve üstten bir söylemin büyük ivme kazandığını gördük. Keith Richards gibi birisine böyle bir şey yapmaya kalkan herhalde ağzının payını alır. En nihayetinde lugatında yaşlanma kelimesi geçmiyor.

Richards’ın yaşla, zamanla derdi yok. O hayatın her anında bildiği, aşina olduğu yola kararlı bir şekilde devam ediyor. Kayıt yapıyor, konserler veriyor, sevdiği müzisyenleri bıkmadan usanmadan dinlemeyi sürdürüyor. Belgesel boyunca Richards’ın hayatına dair hep böyle anlara tanık oluyoruz zaten. 

17 yaşında çocuk heyecanı ve telaşıyla blues üzerine konuşuyor. Gitarlarından bahsediyor, yeni yazacağı bestelerden hayatta en çok stüdyoda kayıt yapmaktan keyif aldığını söylüyor. Arada geçmişe de dönüyoruz, Richards’ı blues’a ve rock’a bulaştıran ilk ilham kaynaklarını öğreniyoruz. II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından yoksul ve bitap düşmüş İngiltere’de büyüyen çalışan Richards’ın dünyasını derinden sarsan müzisyen Elvis Presley oluyor. 1960’ların başında yeni kıtada müziğiyle ve dansıyla yeni bir çağı müjdeleyen Kral, Richards’a da erişiyor ve ona büyük bir dünyanın kapılarını aralıyor. 

Bu kapıdan sadece Elvis Presley değil, Muddy Waters, Chuck Berry gibi efsane blues müzisyenleri de giriyor. Bundan sonrası da asla aynı kalmıyor. Keith Richards da eline gitarını alıyor. Hikâyenin geri kalanını biliyorsunuz zaten; Mick Jagger’la birlikte kurdukları Rolling Stones’la sayısız albüm, konser ve başarı elde etti; Rock’n Roll’u yeni baştan yaratıp, sınırsız bir hayat, kurallara karşı isyan ve Dionysos’a selam çaktığı onlarca yaşam dolu an biriktirdi. 

Keith Richards Under The Influence belgeseli, Rolling Stones ya da müzisyenin hayatına odaklanmış bir iş değil. Tam aksine kamerayı alıp Richards’ın peşinde dolaşıyoruz. Onun gündelik hayatına, arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlere tanıklık ediyoruz. Yeri geliyor Buddy Guy’la bilardo oynuyor, yeri geliyor Tom Waits’le şarkı sözü yazarlığı üzerine konuşuyoruz. Çoğu zaman Richards, ABD’deki ırkçılığı sert bir şekilde eleştiriyor. Belgeselin serbest seyri, Keith Richards’la dışarı çıkıp, sohbet ediyormuşçasına tasarlanmış zaten. Yönetmen Morgan Neville bu noktada çok sıkı iş çıkarmış. 

Sadece müziğe odaklanmıyoruz elbette, yaşamın, yaşlanmanın, çoluk çocuk sahibi olmanın anlamı ve Keith Richards’ın hayatındaki yeri de belgeselin diğer saç ayağını oluşturuyor. 

76 yaşını dolduran Richards emekli olmayı düşünmüyor. Gitarıyla eşsiz ritimler bulmaya çalışacağını üstüne basa basa söylüyor. Yaşam nerede başlar nerede biter bunu kimse bilemez, ön göremez. Lakin, hayatı sevmenin, tutkuyla bağlanmanın zamanla bir alakası yok, onu biliyoruz. Keith Richards da bu durumun en şahane örneklerinden biri. Belgeselde Muddy Waters plakları dinlerken 16 yaşındaymış gibi gözlerinin parıldaması, hayata nasıl tutkuyla bağlı olduğunun en somut göstergesi. Ya da yine belgeselde, stüdyoda eline gitar aldığında dünyanın kendi etrafındaki dönüşü nasıl yavaşlattığına, kimseyi takmadan müziğe nasıl odaklandığına tanıklık ediyoruz. Yaşasın müzik, yaşasın hayat! 

Rock’n Roll’un altın kurallarından biri “asla büyüme”. Bu kuralı bizzat yazan Keith Richards Neverland’ın da krallığını ilan edip gemisi Uçan Hollandalı’ya binip blues’u sürdürüyor. Filmde Keith Richards’ın dillendirdiği gibi: 

“Hayat çok tuhaf, hep 30’da iş biter diye düşünürdüm. Otuzdan sonra yaşamak korkunç olur, derdim. Ta ki 31 olana dek. O zaman, ‘Çok da perişan değilim. Daha idare ederim’ dedim. Yaşadıkça fark ediyorsun ki olgunlaşma dediğimiz şey aslında şu: Mezara girmeden olgunlaşmıyorsun. Asla olgunlaşmıyorsun.”