Özocak: Yaşlılarla İletişimin Anahtarı Eşduyum ve Empati

“Artık evde oturmak istemiyorum, Allah canımı alsa da kurtulsam” diyen biriyle nasıl konuşursunuz? Evde gittikçe sıkılan yaşlı ebeveynlerinizi bu süreçte nasıl teselli edebilirsiniz? Yaşlı bireylerle iletişim dilini psikolog Orkun Özocak’a sorduk. “Anne babanızla havadan sudan konuşmayı bırakın ve gerçekte ne istiyor, ne hissediyor anlamaya çalışın.” diyor, bunu için bize “DUR” diye özetlediği bir formül sunuyor.

Karantina günlerinde eve kapanmak zorunda kalmamız beraberinde tartışmaları da getirdi. Sokağa çıkan yaşlıları eleştirdik, “Annem babam evde kalmak istemiyor” şikayetiyle başlayan konuşmalar, sosyal medyada kırıcı esprilere dönüştü. Bu süreçte yaşlı bireylerle ilişkimiz ne olmalıydı, ne oldu?

Yaşlıları zaten anlamıyoruz, tanımlamaya koyuyoruz, sınıflandırmaya çalışıyoruz hep. “Onlar yaşlı” diyoruz. Yaşlı kelimesi bile tartışmaya açık. Yaşı ileri olana mı yaşlı diyoruz, bu bile toplumda bir konu. Kronolojik yaştan bahsetmiyoruz çünkü sadece. Kronolojik yaş denildiğinde takvim yaşı aklımıza geliyor, Dünya Sağlık Örgütü’nün bu tanıma ilişkin açıklamasına göre, 75 yaş ve üzeri kişiler yaşlı olarak kabul ediliyor. Sonra biyolojik yaş da bir yaşlanma kriteri. Cilt rahatsızlıkları, kalp damar sağlığı da yaşlılık kriterleri arasında değerlendiriliyor. Kişide bir hastalık varsa, hastaya değil hastalığa odaklanacağımıza, hastaya odaklanıyoruz. Diyoruz ki, “Benim babam hasta, evde otursun”. Orada aslında hastalığa vurgu yapmamız gerekiyor. Hep bir tanımlamaya giriyoruz yaşlılarla ilgili, “Onda şu hastalık var, kulağı duymaz, bencildir, inatçıdır, cahildir.”

Bu tanımlamalar iletişimin önüne de geçiyor bir yerde, değil mi?

Ego dediğimiz şey tanımlamadır aslında. Size ben “egoist” desem, siz nasıl hissedersiniz? Yaşlı bireyleri bir sınıfa koyma, tanımlama eğilimi oluyor, duygu empozesi oluyor. İnsanların nasıl hissettiğini unutuyoruz. Bu süreçte de ilk çıkan şey +65 yaş üzeri bireylerin dışarı çıkma yasağı olduğundan, inkar sürecinde onlarla dalga geçtik. İlk ötekileştirilenler yaşlılardı. Genelde bir günah keçisi ilan edilir böyle durumlarda. Bu süreçte de “Sizin yüzünüzden bize bulaşacak” demeye kadar getirildi nefret söylemi. Toplum olarak korkuyla yüzleşmemek için, ilk tepkimiz “Size bulaşıyormuş, bize bir şey olmuyor” demek oldu. İnkar ve direnç gösterme korkunun ilk aşamasıdır. Kendimiz korktuğumuzda bu korkuyu birine mal etmeye çalışırız. İlk adımda yaşlılar üzerinden yapıldı. Biraz evvel örneğini verdiğim gibi, nasıl size “Sen egoistsin” dediğimizde iyi hissetmeyecekse, birine sürekli “Sen yaşlısın, hastasın, evde kal” derseniz de karşınızdaki inat eder, o sınıfa girmek istemez. Kimse sınıflandırmaya girmek istemez. Dışarıda gezen yaşlı bireyleri gördük. İnsanlar “Ben babamı annemi nasıl evde tutacağım” sorusunu sıklıkla sormaya başladı. Ben de “Onları ne kadar anlıyorsunuz?” dedim. Yaşlılarla kurduğumuz bir iletişim dili var. Ona bakmamız lazım. Bir dediğim tanımlamalarla konuşuyoruz. İhtiyarlamalarından, mızmızlanmalarından, unutkanlıklarından bahsediyoruz. Onlar kendilerini nasıl hissediyor, bilmiyoruz. Belki bu arada demans var. Demans patolojik bir gerilemedir beyinde. Buna bağlı anksiyete atakları çok sık görülür. Bir psikiyatrist ve nörolog ile birlikte bazal CT dediğimiz çok basit bir beyin taramasıyla demansı görebiliyor, hangi aşamada oldu.

Anne babamıza ebeveynlik yapıyoruz

Biz huysuzluklarından şikayet ederken, geride bir başka neden saklanabilir yani?

Demans anksiyete atağı ve duygularını yönetememe sorunlarını ortaya çıkartır, buna bağlı olarak unutkanlık gelişir. Bir yaşlı sinirlendiğinde belki bu demansa bağlı bir sinirlenmedir? Biz hiç bunları görmeyip, “O zaten hep böyleydi” diyoruz. Onu daha çok anlamamış oluyoruz. Oysa, duygularını yüksek yaşıyor olabilir, belki tahammülü azalmıştır. Aynı şeyi kırk kere yaşadığında sabrın azalması gibi bir şey bu.

Bir de bu süreçte evdeki bireyler anlayışlı olsa da, sokakta, medyada kurulan dil de bu anlayıştan uzaktı. Sosyal medyada ayrımcılığa varan bir dil kullanıldı. Bu psikolojiyi nasıl açıklayabiliriz?

Yaşlılara yıllar önce annesinden babasından gördüğü tavır yine dikte ediliyor. Kural gibi anlatılıyor. Ona dikte edilen bir sınır oluyor, “Bak o da böyle söylüyor, şu da böyle söylüyor” diye insanların üzerine gidiliyor. Bu arada dikte edilmese zaten kendi tedbirini alacak. Burada medyanın tavrının da önemi var. “Yeteri kadar korku yaratmazsak önlem almayacak bu halk” diye yaklaşılıyor. Korkutma, panik yapma, kötü örnekleri öne çıkarma yolu izleniyor. Böylece insanların önlem alacağı düşünülüyor. O yüzden ilk baktığımızda hep ölüm haberlerini gördük. Kaç kişi kurtulmuş, hangi hikayeler olumlu, bunları çok sonra görmeye başladık. Korku gündemi bizim davranışımızı değiştirmede en büyük rol oynayan mekanizmadır. Ancak yaşlılarda bu ne kadar çalışıyor emin değilim. Yaşlıların olgun bir tarafı da var bize göre, duyguları daha iyi sindiren, süreçleri daha iyi yöneten bir tavırları var. “O bana bir şey olmaz diyen taraf” değil ama kimi zaman “Ben yeterince yaşadım neler gördüm” diyen taraf olabilir. Bir yaşlının dilinden böyle bir söz duysak bu süreçte ne yaparız? “Aaa korona virüsü ciddiye almıyor, kahramanlık için doğru bir zaman değil, otur evinde” deriz. Biz korkumuzdan dolayı onları içeride tutmaya çalışırız.

Havadan sudan konuşmak iletişim değildir

Böyle söylemelerinin nedeni ne olabilir? Gerçekten bu soruna karşı dirençli olduklarını düşündükleri için mi bu tür şeyleri dile getiriyorlar? Depresyon eğilimi olamaz mı?

Umutla umutsuzluk arasında bir fark var. Umut beklenti artı güven gibidir. Umut eşittir beklenti artı güven. Sanki bir formül gibi. Ama beklenti bazen baskı da yaratır. Bir şeyi beklerken yük de hissedersin. Mesela, anne babanın beklentisi çocuklara yük olabilir. Bir de beklenti yaşlandıkça azaldığından, umut dediğimiz kavram umutsuzluğa gidebilir. Umutsuzluk dediğin şey de korku artı üzüntü. Türk toplumunun kimyasında da üzüntü tarafına melankoli de eklenir. Biz melankoliyle duygularımızı açarız. Duygularını bu kadar bastıran ve içinde tutan birisiyle bastıran birisinin bir yerden sonra duyguları, melankolisi ağzına pelesenk olur. Biz de bir süre sonra onları dinlemekten sıkılırız. Aslında bazen bu melankolik hal, insanlara iyi gelir. Neden? Çünkü bu haldeyken duygularıyla yüzleşeyemeyen bir kitlenin duygularıyla yüzleşmesine alan açmasına yarar. “Biz çok acılar çektik dediği şeyler, bazen acısını zamanında çekemediği şeyler oluyor.

Bu tarz bir ifadeyle karşılaştığımızda nasıl yaklaşmalıyız?

Biz yaşlılarımızın ağzından bitkinlikleri duyarız, üzüntüleri duyarız. Bunları duyduğumuzda da biz de üzüldüğümüz için acıma duygusuna gireriz. Örnek üzerinden gideyim, annemiz veya dedemiz der ki, “Biz ne acılar çektik, keşke ölsem, Allah benim canımı alsa da kurtulsam.” Buna karşılık biz ne deriz? “Anne boşver şimdi, bunları konuşmayalım.” Bazen anlamaya çalışırız, “Bu hayat mı diye ben de bazen düşünüyorum ama gel senle bir yürüyüşe çıkalım” deriz, “Bir çay içelim, yemek yer misin” diye konuyu farklı bir noktaya taşırız. Hep böyle konuşmadan, yok sayarız. Hiç düşünmeyiz, karşımızdaki insan neden bahsediyor, bahsettiği şeyin üzüntüsünü çıkarabiliyor mu? Belki yakın bir zamanda sevdiği birinin kaybını yaşadı ve o an duygusunu yaşamadı. Biz Türkiye’de duyguları ya genelleştiririz ya kişiselleştiririz. Çünkü hissel bir toplumuz. Birisini sokağa çöp atarken görürsek ya o örnekten yola çıkıp bütün dünyanın kirlenmesini anlatmaya başlayıp genelleştiririz ya da kişiselleştiririz, bunu nasıl yaparsın, sen benim kim olduğumu biliyor musun diye hesap sorarız. Bu yöntemle olayı çarpıtıyoruz ama duyguları konuşmuyoruz. Birisi size “Allah benim canımı alsa da kurtulsam” dediğinde, “yemek yer misin?” diye cevap verince yine duyguyu konuşmamış oluyoruz. Bu hissi yaşayan bir insana çay mı iyi gelir gerçekten? Ağlamaya başlar o kişi, biz rahatsız oluruz. Duygu empozesi yaparız.

Duygu empozesi nedir?

Şudur duygu empozesi, genelde çocuklara bu iletişim diliyle yaklaşırız. Öğretmen mesela çocuklara “Çocuklar koşmayın ama bakın beni üzüyorsunuz” dediğinde duygu empozesi yapmış olur. Kendi otoritesini sağlayamadığı için üzüldüğü için onları durdurmayı çalışır. Aynı şeyi yaşlılara yapıyoruz. “Anne bak beni üzüyorsun” demiyoruz da “Anne boşver ya bir çay içelim”.

O üzüntü hissiyle karşılaşmak yerine kaçmayı tercih ediyoruz yani?

Evet. Bir süre sonra bunu yaptığımız insan da bizimle konuşmayı keser. Bağı kaybederiz. Çocuklarla da öyle olur. Bir çocuğa tamamen otoriter bir ebeveyn olarak yaklaştığınızda, hep ona ne yapması gerektiğini söylediğinizde bir süre sonra çocuk konuşmayı, paylaşmayı keser. Bir süre sonra “Tamam anne, tamam baba” der ve kendi bildiğini yapar. Özellikle ergenlikte. “Neden paylaşayım ki, söylediğim hiçbir şey onlar tarafından anlaşılmıyor” diye düşünür. Yaşlılıkta da böyle. Biz bağı kaybettiğimizde onları yalnızlaştırıyoruz, onlara destek olmuyoruz, onları kendi ortamlarına bırakıyoruz. Bazen yönlendirmeye çalışıyoruz. “Anne sen şimdi düşünme bunları, bak hava çok güzel” diyoruz, onunla hep havayı konuşuyoruz. Yaşlı birini arıyoruz, havayı konuşuyoruz. Biriyle bir şey konuşamadığınızda, paylaşamadığınızda sorduğunuz tek soru “Eee hava nasıl” olur. Hava konuşmaktan öteye nasıl gidebiliriz? Nasıl bağ kurabiliriz?

Havadan sudan konuşmak genellikle Türkiye’de bir iletişim başlangıcı olarak kabul ediliyor.

Havadan sudan konuşacağımız insanlar gerçekten annemiz, babamız, dedemiz midir? Tanımadığın insanla havadan sudan konuşursun. Neden tanımayı seçmiyoruz bu insanları? “Bak hava çok güzel, anne boşver şimdi düşünme bunları” dediğimizde iyi hissedeceğini düşünüyoruz. İyi ne? Aslında orada biz üzülüyoruz onları üzgün görmekten, onlar mutlu olsun istiyoruz, onları mutlu görmek için bu yola başvuruyoruz. Tek duygu mutluluk mudur? Üzüntü de bir duygudur. Korku da. Öfke de. Bunların da hiçbiri de kötü duygular değildir. Öfke tek başına kötü bir duygu değildir. Öfkeyle ne yaptığın kötü olabilir.

Anahtar bir kelime var: DUR

Böyle krizli bir zamanda nasıl bir dil kurabiliriz?

Çocuklarla kuracağımız ilişkinin bir benzeri olabilir. Burada temel kavram eşduyum ve empati. Eşduyum nedir? Onların ne hissettiğini anlamak. Onları varsaymak, yok saymak değil. O bağı nasıl kurabiliriz? Önce duygular ve istekler denilen kısım. Duygularını isteklerini anlamamız lazım. Komple bir formül gibi söylemek gerekirse, ben kısaca “DUR” diyorum. DUR bir akrostiş. Bunu çocuk iletişiminde de kullanıyorum. D duygular, istekler; U uygun tavır, tutum, sınırlar; R rotayı farklı bir davranışa yöneltme. Bu yetişkinlerde de işe yarayan bir bağ kurma yöntemi olabilir, bize bir şey anlatması açısından. Örnek verelim, mesela dışarı çıkmak istedi kişi, “Artık bana fenalık geldi” dedi, biz ne yapıyoruz? “Hayır çıkamazsın” diyoruz. Yıllarca onlar bize ebeveynlik yapmışken, biz onlara ebeveynlik yapmaya başlıyoruz.Bu arada buna psikolojide fiksasyon denir. Küçükken gözlemlediğin şeyleri ilerde düzeltmek istersin. Babana bilinçaltında büyüdüğünde “Bak aile bu şekilde yönetilir” demek istersin. Çok psikodinamik, çok bilinçaltından bir yaklaşım ama onlar bize ebeveynlik yaptığı için içeride ebeveyn sesimiz çalışmaya başlar, onlara aynı şeyi dikte etmeye çalışırız. O yüzden önce bağ kuramayız, bu bağı da “DUR” formülüyle kurabiliriz. Onda gördüğün duygu nasıl, istek nasıl? Ona aynalama yap. Örnek vermek gerekirse, “Baba senin üzgün olduğunu görüyorum, dışarı çıkmak istediğini anlıyorum, canın sıkılıyor, farkediyorum, hep aynı şeyleri yemek seni sıkıyor, değil mi?” dediğinizde, karşı taraf sizinle bağ kurmaya başlar. Öfkeliyse bize sizinle bir temas kurar. Duygusu ve isteği oysa, “Evet” der bize veya “Hayır canım ondan değil” diyerek bize gerçek duygusunu açar. İçe kapanıklığı da böyle atarız.

Sorularla, konuşarak, anlamaya çalışarak aslında.

Evet, konuşarak. Özellikle ilk adımlar duygular ve istekleri aynalayarak anlayabiliriz. O da doğrulamaya, kabullenmeye girer. “Evet böyle hissediyorum” ya da “hayır böyle hissetmiyorum” diyerek bir adım atar. Ondan sonra uygun tutumlar ve sınırlar gelir. Karşı tarafı anladıktan sonra ancak “Bunun uygun tutumu şudur” diyebiliriz. Mesela “Bu hastalık senin yaş grubunu etkiliyor” diye niye tedbir aldığımızı açıklarız. Karşı tarafın duygusu hala yüksekse, dinlemek istemiyorsa, rotayı farklı bir davranışa çevirebiliriz. “Şimdi bırakalım bunu, gel seninle televizyon izleyelim” diyerek rotayı değiştirebiliriz.

Bazen sıkılan çocuklara da bu yöntem izleniyor.

Çocuk iletişimiyle benzer yönleri böyle ortaya çıkıyor. Başka bir yola sevk edebilir ya da “Bugünlük yorulduk, yarın yeni bir gün, yarın konuşalım” diyerek ertesi güne bırakabiliriz. Çünkü geceleri de hormonların farklı çalıştığı bir zaman dilimi. Özellikle geceleri problem yaşıyor olabilirler. Varoluşsal çoğu problem gece düşünülür. Uyuduktan uyandıktan sonra belki farklı bir davranış konuşuyor olacağız. Gerçekten hayatımızı tehdit eden büyük bir şey olduğunda bugünden yarına çıkmaya çalışıyoruz. Bunun farkında olalım. Hepimiz sıkılıyoruz, bunalıyoruz. Şu an önümde ne var, şu andaki sorumluluklarım ne dediğimiz zaman hemen şu ana geliriz.

Bundan sonrasında gönül alma önemli

Kamusal alanda kurulan dilde gedikler açıldı, yaş ayrımcılığı ortaya çıktı. Bundan sonrası için bu bir travma ya da kırgınlık yaratabilir mi?

Travma çok ağır bir kelime. Neyi nasıl tanımladığımıza da dikkat etmemiz gerekiyor bu süreçte. Problem dersek çözülebilir bir şeyden bahsederiz, travmaysa çok derin bir korkudur. Burada yaralayan bir şeyler olabilir. Çünkü dikkat edin, hayatımız cidden tehlikeye girdiğinde diplomasiyi bırakıyoruz. Politik olmayı bırakıyoruz. Domuz gribi denildi bir önceki gribe, Meksika’da domuzlar yakıldı. “Çin’den geldi” denildi korona virüsü, Çinlilere karşı ırkçılık başladı açık olarak dünyada. Orada diplomasiyi politikayı bıraktık. Başka bir dönemde olsaydık, hayatımız tehdit altına girmeseydi, nazik davranmaya çalışırdık. Gerçekten ne düşündüğümüzü ifade etmeye başladık. Burada da benzer bir şey oldu, “Ee tabii yaşlı onlar ondan”. Aslında gerçek düşüncesini söyledi. Sadece içinde tutmadı yani diplomasiyi bıraktı, hassas, anlayışlı olmaya çalışmadı. Bu yaralayıcı olabilir. Bu inanç sistemleri açığa çıkıyor salgınlarda. Bunu iyileştirmemiz gerekiyor. Toplumun inanç sisteminden bahsediyoruz burada. Gerçekten onun düşüncesi yaşlılarla ilgili neyse, o yüz üstüne çıkıyor.

Sonrasında bu süreci nasıl kotaracağız?

Söylenen söylendi. Bundan sonrasında ne yaşandıysa kabulleneceğiz mecburen. Toplumumuzda çok güzel bir hareket vardır. Gönül alma diye. Biz gönül almaya çalışırız, yaptıklarımızın acısını çekeriz. Yine gönül almaya çalışarak üstesinden geleceğiz. Biz davranışları değil ama kişileri affederiz, burada yaşlı bir bireye söylenen bir laf onun çok ağırına gitmişse, karşı tarafı affetmek istemeyebilir. Hayatına o kişiyle devam etmek istiyorsa, onu affetmek zorunda ama davranışını affetmek zorunda değil. Davranışları değil ama kişileri affederiz. Bu da ancak gönül almayla olur.