Özgür Arun: Yasakla Beraber Yaşlı Avı Başladı

+65 yaş ve üzeri bireylere yönelik evden çıkma yasağının gündeme gelmesiyle beraber medyada sokaklar yaşlı peşine düştü,  sosyal medyada alaycı, aşağılayıcı bir dil ortaya çıktı. “Yaşlılarımıza saygı duyarız” algısının yıkıldığı bir süreçten geçiyoruz. Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü’nden Doç.Dr.Özgür Arun Avivasa’nın katkılarıyla,  YADA desteğiyle hazırlanan “Türkiye’de Yaşlılık Tahayyülleri ve Pratikleri Araştırması”nın akademik danışmanı. Arun Türkiye’de yaş ayrımcılığının uzun bir süredir olduğunu söylüyor, bu dönemin sonunda kuşaklar arasındaki ilişkilerin ne kadar zedelendiğini göreceğimizi vurguluyor. 

Araştırma bulgularınızın doğrulandığı bir süreçten geçiyoruz. Bu süreci nasıl yorumlarsınız? 

Son haftalarda yaşlılara dönük nefret söyleminin ve ayrımcı tutumların davranışa dönüşmesine ilişkin olayları daha sık görmeye başladık. Ancak yaş ayrımcılığı Türkiye’de uzun bir müddettir sinsice vardı. İnsanların belli bir altyapısı ya da fikri yoksa, anlaşılması güç ayrımcılık türlerinden birisi. Geçmişte de örnekler yaşadık aslında. Toplu taşımalarda yaşlıların istenmemesi örneğini hatırlayacaksınız. Yine bu tutumların davranışa dönüştüğü kötü örneklerden biriydi. Şimdi bambaşka bir durumla karşı karşıyayız. Salgından etkilenen kesimlerin konuşulmasıyla beraber yaşlılar kendilerini hedef tahtasında buldular. Yaşlanma korkusu, kaçınma, yaşlanmaya dair önyargılar uzun zamandır kendilerini gösteriyordu. Yaşlılıkla hastalık benzer şeyler olarak anılıyor, yaşlı insanlar hasta, düşkün, ölümü bekleyen, işi gücü olmayan, topluma yük olan insanlar olarak görünüyordu. 

Yaşlanmayı nasıl 65’ten başlatırız?

Yaşlılara yönelik ayrımcılık nerelerde ortaya çıkıyor? 

Kuşakların buluştuğu noktalarda. Toplu taşıma bu örneklerden birisiydi. Farklı kuşakların bir araya geldiği sosyal mekanlarda ayrımcı tutumları görüyorduk. Ancak özellikle sokağa çıkma yasağının uygulanmasıyla birlikte yaşlı insanlara yönelik ayrımcı tutumlar daha yaygın biçimde davranışa dönüşmeye başladı.

Bu tedbir sonuçları açısından yaşlıları tehdit unsuru olarak mı öne çıkardı? 

Evet. Şu noktada çok net olmak lazım, bu tip acil durumlar karşısında alınacak önlemler tedbirler, kısıtlamalar, yasaklar mutlak süreli, sınırlı ve denetimli olmak zorundadır. Bu önlemler temel insan haklarıyla çelişmemelidir, geçici olmalıdır. Açıklanan sokağa çıkma yasağı geçici, sınırlı ve denetimli olmaktan uzaktı. Üstelik yaşlı insanların taşıyıcı olabileceğine ilişkin bir algıya yol açtı, onların kamusal alandan uzaklaştırılması gerektiği düşüncesini ortaya çıkardı. Biz bu süreçte hem Senex olarak hem araştırmacılar olarak endişelerimizi paylaştık. Kronolojik bir yaşa indirerek belirli bir toplumsal kesimin insan haklarının süresiz askıya alınması bizi gerçekten çok endişelendiriyor. Bu uygulamaya bir takım istisnalar getirildi. Bu tip istisnalar yaygınlaşacaktır. Çünkü bu denli yaygın ve sınırlaması olmayan bir hak sınırlaması her zaman insan haklarıyla çelişecektir.  

Bu kısıtlama gündeme geldiğinde kurulan iletişim dilini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaşlanmayı nasıl 65 yaşından başlatırız? Kronolojik yaşa indirgenerek alınacak her türlü tedbir ya da kısıtlama ne yazık ki ayrımcı bir söylem üretecektir. Evet, yasal bir arka planı var bunun ama bu yasak tüm 65 yaşında üzerindeki insanların tamamını hasta olarak, risk grubunda, kırılgan kesimler olarak algılanmasına yol açtı. Zaten bununla ilgili yaygın bir algı, yaşlıların hasta, düşkün, ölümü bekleyen insanlar olduğuna ilişkin yaygın bir kanı vardı. Bu tip bir kararın alınması bu tutumların hızlı biçimde davranışa dönüşmesine yol açtı. Oysa, yaşla hastalık arasında kaçınılmaz bir bağ yok ki. Ya da yaş tek başına sağlık durumunun belirleyicisi değil ki. Toplumsal cinsiyetin, yaşın, sosyal sınıfın kesişimi eşitsizlikleri çok daha görünür kılıyor. Yaptığımız çalışmalarda hastalıkların, engelliliğin, ölümün yaşlılar arasında değil yoksullar arasında daha yaygın olduğunu görüyoruz. Bu salgın bittiğinde çok çarpıcı iki şeyle karşılacağız, bir tanesi bu  nefret söyleminin toplumumuzda farklı kuşaklar arasında ne denli yıkıcı bir etki yaptığını daha net göreceğiz, ikincisi bu salgından en fazla etkilenen kesimin yoksullar olduğunu göreceğiz. Türkiye’de yoksulluk en çok iki kesimi vuruyor: Bir tanesi çocuklar, bir diğeri yaşlılar. Çocuk yoksulluğu yüzde 25’ler düzeyinde Türkiye’de, yaşlı yoksulluğu ise yüzde 16-17 düzeyinde. Bu tip kriz zamanları bu iki yaş grubunu çok vuruyor. Bu dönem geçtikten sonra diğer kayıplarla beraber bu kalıcı hasarları da göreceğiz, kuşaklar arasındaki ilişkilerin ne kadar zedelendiğine ilişkin bulguları da üzülerek söylüyorum ama daha net bir şekilde göreceğiz. 

Kadınlar yıllardır tecritte

“Yaşlı” çok genel bir kategori, bu kategori içinde daha dezavantajlı bir grup var mı? 

Bu tartışmaların üzücü bir başka boyutu da var. Medya sokakta yaşlıları yakalamaya çalıştı. Toplumun başka kesimlerinden insanlar bunu iş edindiler. Yaşlıları görüntülemeye çalıştılar. Yaşlı erkekler hep sokaktaydı. “Yaşlı amcalar, dedeler evden çıkmasınlar” söylemi gelişti. Ancak yaşlı kadınları hiç konuşmadık. Oysa yaşlı kadınlar yıllardır konutlarında aileleri içinde tecrit edilmiş durumdalar. Yoksul, dul yaşlı kadınlar, eğitim hakkı engellenmiş yaşlı kadınlar yıllardır tecrit edilmiş durumdalar. İstihdama katılamıyorlar, kamusal alanda görünmüyorlar. Bizim gözümüzden ırak oldukları için yokmuş gibi davranıyoruz. Yaşlı kadınlar şiddetle de karşılanan ve ne yazık ki çoğu zaman karşılaştıkları şiddeti de ifade edemeyen dezavantajlı grupları oluşturuyor. Türkiye’de kaç tane yaşlı kadın istihdama katılabilmiş? Yaşlı kadınlar arasında okur yazarlık oranı nedir? Yaşlı kadınların yarıya yakını okuma yazma bilmiyor. Bu çok çarpıcı bir rakam. Toplumsal cinsiyet, sınıf da işin içine girdiğinde hatta etnisite işin içine girdiğinde eşitsizliğin derinleştiğine dair bulgular elde ediyoruz. Yaşlı kadınlar ne yazık ki sokağa çıkmadığı için, kamusal alanda yer alamadıkları için o otantik seslerini duyuramıyor.

“Evinde Kal” çağrısına uymayıp dışarı çıkan yaşlıların çoğunun ortak yönü, dışarı çıkmasını zorunlu kılan bir gerekçesinin olmasıydı. Kimsesiz yaşlılık, yakınlarından ayrı kalmış yaşlılar, sosyal yardıma muhtaç yaşlılar gerçeğiyle bu süreçte tanıştık.

2017 yılında bir kongre başlattık. Senex Lisansüstü Yaşlılık Çalışmaları Kongresi. Her sene gerçekleştiriyoruz bu kongreyi. Senex Kongresi’nde geçen sene Türkiye’de Yaşlılık Tahayyülleri ve Pratikleri Araştırması da ilk bulgularını sundu. Hem Avivasa’dan gelen yetkililer hem de YADA Vakfı’ndan gelen arkadaşlar bulgularını paylaştı. İlk bulgular çok çarpıcıydı. Bunlardan bir tanesi tek başına yaşlanan insanlar. Türkiye’de sayısı her geçen gün artan çok önemli bir kesim var. Bu kesimin üçte biri tek başına yaşayan yaşlılardan oluşuyor. Bu çok ciddi bir oran. Tek başına yaşıyorlar, tek başlarına yaşlanıyorlar ve yaşlılık dönemlerini evlerinde tek başına geçiriyorlar. Özelikle yalnız yaşayan insanların sosyal izolasyonuyla ilgili bu konuda çok ciddi veriye ihtiyacımız var. 

Yasağın devreye girmesiyle beraber görünür hale de geldiler. 

Evet, fark etmeye başladık. Ne zaman ki sınırlandırmaya beraber yerel yönetimler merkezi hükümet konutlara gıda götürmeye başladı, sivil toplum kuruluşları bunu yapmaya başladı, bir anda tek başına yaşayan yaşlıları fark etmeye başladık. Önemli bir kesim daha var, yetim yaşlılar. Bu insanlar kim? Ya hiç çocuğu olmamış ya da çocuklarıyla ayrı düşmüş insanlar. Çocuğu olmamış olabilir, ayrı yaşıyor olabilir, teması kesilmiş olabilir. Bu grup çok çarpıcı bir grup. Çünkü Türkiye’de devlet yaşlılıkla ilgili sosyal desteklerin neredeyse tamamını aile üzerinden sunuyor. Konvansiyonel anlamda aile nosyonu üzerinden sunuluyor. Kimdir o aile? Ana, baba, çocuk. Oysa, yetim yaşlılarla ilgili nasıl bir destek sunabiliriz? Tek başına yaşlanan insanlara ne tür destekler sunabiliriz. Eğer sosyal destekleri aile üzerinden sunmaya çalışırsak bu tip kırılgan kesimleri gözden kaçıracağız, kaçırıyoruz da. 

“Yaşlılarımıza saygılıyız” algısı bir efsane 

Yaş ayrımcılığı artabilir mi? Bundan sonraki dönemi nasıl yorumlarsınız?

Yaş ayrımcılığı ne kadar yaygındır sorusunu sorduğumuzda araştırmalar bir takım bulgular veriyor aslında. 2018 yılında yapılan Türkiye’de Yaşlılık Tahayyüleri ve Pratikleri araştırması bu sorunun yanıtlarını daha geniş bir şekilde bize sundu. Türkiye genelinde yaşından dolayı kötü muameleye maruz kalanların oranı yüzde 4,3’tü bu araştırmaya göre. Başka bir araştırma Antalya’da sürdürdüğümüz Antalya Yaşlılık Araştırması. Bu araştırmayı 2013 yılında başlattık, her üç yılda bir devam ediyoruz. Boylamsal bir araştırma oldu ve elimizde lokal düzeyde de olsa bir veri var. “Yaşınızdan dolayı hiç kötü bir muameleye maruz kaldınız mı?” sorusuna, 2013 yılındaki rakam yüzde 5; 2016’da yüzde 7; 2019’da yüzde 10 yanıtı veriliyor. Kriz dönemlerindeyse, giderek artan bir ayrımcılığın davranışa dönüştüğünü görüyoruz. Toplumun kriz dönemlerinde toplumsal hoşgörüye ihtiyacı vardır. Farklılıkları kucaklayacak bir söyleme ve algıya ihtiyacımız var. Ne yazık ki, medya hiç iyi bir sınav veremedi. Ulusal medya kanallarında muhabirlerin ağzından öyle ayrımcı şeyler duyduk ki, yaşlılara yönelik öyle ayrımcı sözler işittik ki. Bu söylem çok geniş bir şekilde karşılığını buldu ve toplumun belki bir kesimindeki diğer bir kesimindeki insanlar karşı nefret söylemini daha ne çarpıcı bir şekilde dile getirmeye başladılar. Hatta bu sokaklarda davranışa, yaşlı avına dönüştü. İlk önce iki belediye meydanlarda bankları kaldırmayla başladı. Medya bunu alkışladı. Sosyal medyadaki bir çok kanaat önderi meydanlardan banklar kaldırıldığında alkışladılar. “Çok iyi yaptınız” dediler. Türkiye’de ne sivil toplum kuruluşları, ne kamuoyu, ne kanaat önderleri “Bu bir tecrittir” demedi. Yine Türkiye’de büyük belediyelerin bazıları yaşlıların ücretsiz toplu ulaşım haklarını iptal etmeye başladılar. Krizden fırsat çıkartıldı. İlk yapılacak şey bu kapsayıcı politikaları hayata geçirmek.  Kenti kullanmak bir haktır, ulaşım bir haktır. Türkiye’de yaşayan tüm insanlar yaşadıkları kenti kullanma hakkına sahiptirler. ulaşım temel haklardan biridir. Bu engellenemez. Hiç bir acil önlem temel insan haklarının kısıtlanması bir gerekçe olamaz.  

“Türkiye’de yaşlılarımıza saygılıyız” algısı da çok yaygın.

Bu zaten şehir efsanesiydi. Böyle bir şey yok. Sosyal devletin çok temel bir özelliği vardır, bir insanın refahı bir başkasının merhametine bırakılamaz. Çocuklar iyi insanlar, yaşlılara bakarlar, Türkler iyi insanlar yaşlısına bakarlar. Böyle bir genelleme olabilir mi? Biz başkasının iyi niyetine nasıl bırakabiliriz? Yoksul aileleri düşünün. Çocuğuna ve evinde bakıma ihtiyacı olan insana istediği halde belki bakım veremiyor. Sadece aileler üzerine bakım yükünü bırakmak çok riskli. Ayrıca Türkiye’de yaşlıya bakan kişi aile değil, kadın. Tabii bütün yaşlıların bakım ihtiyacı yok ama bakım ihtiyacı olan bireylere bakan ana aktör Türkiye’de kadın. Türkiye İstatistik Kurumu’nun yapmış olduğu aile yapısı araştırması üzerinden yaptığımız ileri analizlerde Türkiye’de bakım ihtiyacı olan hanelerdeki bakım veren ana aktörün yüzde 72’sinin kadın olduğunu görüyoruz. Onun için bu saydığım iki boyut nedeniyle “Türk ailesi yaşlısına bakar” bir şehir efsanesidir. Hangi kadın bakım veriyor, daha çarpıcı bir şey çıkıyor ortaya: Yoksul kadın. O yüzden toplumsal sınıf, cinsiyet, etnisite yaşlanma sürecinde o kadar çarpıcı etkiler bırakıyor ki, ben Türkiye’de yaşlanma çalışan bilim insanlarının ne yazık ki etnisite, sınıf ve toplumsal cinsiyeti göz ardı ediyor oluşunu hayretle karşılıyorum. Hem kurumsal bakım sektöründe çalışan kadınlar yoksul kadınlar, hem aile içinde  çoğunlukla yoksul kadınlar. Toplum şimdi farkediyor yaş ayrımcılığını.

Türkiye Peter Pan sendromunda 

Türkiye hep genç bir nüfusu olmasıyla övünür. Bu da mı efsane?

Ben buna Peter Pan sendromu diyorum. Türkiye’deki insanların büyük bir kısmı Türkiye’nin hiç yaşlanmadığını zannediyor. Tıpkı Peter Pan hikayesinde gibi. Biliyorsunuz, Peter Pan hiç yaşlanmayan bir karakterdir, Neverland’te, Kaptan Kanca’yla savaşır. Kaptan Kanca yaşlılığı temsil eder. Peter Pan dünyadaki çocukları hiç yaşlanmayacakları vaadiyle götürür. Türkiye’deki insanların büyük bir çoğunluğu Türkiye’nin hiç yaşlanmayacağına inanıyor. Ne yazık ki politika yapıcılar da bu şehir efsanesine dört elle sarılmış durumdalar. Oysa Türkiye dünyanın en hızlı yaşlanan ülkelerinden bir tanesi. Makro politikalarımızda bu konuyla ilgili atılmış adımları göremiyoruz. Halkın gündeminde aslında bu mesele var. Sınıf altı kesimlere indiğinizde, yoksul kesimlerde bu sorunla karşılaşıyorsunuz. Özellikle genç nesiller arasında çok büyük risk var. Genç nesiller şu anda orta sınıfların refah düzeyine ulaşmış durumdalar ama bu esnek istihdamla emekli olduklarında bu refah düzeyini sürdüremeyecekler. Onları yaşlandıklarında çok büyük riskler bekliyor. Özellikle esnek istihdamda yer alan, özellikle mevsimlik işçiler, ajans bazlı çalışan gençler konusunda ileriye dönük olarak da aktif yaşlanma politikaları üretmemiz gerekiyor. Kadınların üzerinden bakım yükünü alacak şekilde aktif yaşlanmanın düşünülmesi gerekiyor.  Kadınların yaşlanması bir ızdırap haline dönüşmüş durumda. Şu anda yaşlılara yönelik yapılan hizmetlerden bir tanesi yaşlıların alışverişini yapmak. Yaşlılar sadece tüketiciden ibaret değildir. Evine hapsedilen insanların sadece tüketim ihtiyaçları yok. Türkiye’de kaç tane yerel yönetimin hak temelli bir hizmet anlayışı var? Kriz dönemlerinde yerel yönetimlerin hiçbir şey yapamadığını net bir şekilde görüyoruz. Ne yazık ki gidip kapıda sipariş listesi almak dışında bir alternatif yok.