Hayat Baştan Sevilir Diyen Bir Dizi: The Kominsky Method

Yaşlanmak nedir? Beyazlayan saçlar, yavaşlayan hareketler, alınan zevklerin azalması? Geride kalan ve tekrarı olmayan bir zaman dilimine dışardan bakmanın korkutuculuğu? Gençlikten geleceğimize dürbünle baktığımızda gördüğümüz imge budur. Paolo Sorrentino’nun 2015 yapımı Youth filminde Harvey Keitel çevresindeki gençlerden birine dürbünle karşıdaki dağa bakmasını söyler ve aralarında şöyle bir diyalog geçer: 

– Şuradaki dağı görüyor musun?
– Evet, çok yakın görünüyor.
– Aynen öyle. Gençken gördüğün şey odur, her şey çok yakın görünür. Bu, gelecektir. Yaşlanınca gördüğün şey de budur, her şey çok uzak görünür. Bu da geçmiştir.

Peki yaşlanmak cidden bu kadar ürkütücü mü? Yanıtlar yaş ve zaman algımıza göre değişir hiç şüphesiz. Yaşlılık kimi için kasvetli bir imgeye sahip, yalnızlıkla ilişkilendirilen bir şey, kimi o günleri fonda mütemadiyen haber kanallarının açık olduğu bir evde, tek başına pencereden avucundan kayıp giden ömrüne bakıp, yerlere düşen yaprakları seyretmek sanıyor. 

Fakat bu imge giderek silikleşiyor. Başka bir yaş alma algısının konuşulduğu, düşünüldüğü günlerdeyiz. Hayatla kurulan bağın zamana direnen bir şey olduğu gerçeğini masaya koyunca, yaşamın her döneminden keyif alanlar için yaşlılık felaketle eşdeğer değil artık. 

Netflix’in son zamanlarda büyük ilgi gören yapımlarından Micheal Douglas ve Alan Arkin’ın oynadığı The Kominsky Method tam da bu mevzuyu merkeze alıyor. 

The Kominsky Method, 70’li yaşların ortasına gelmiş, bir zamanlar fırtınalar estiren, şimdilerde oyunculuk koçluğu yapan Sandy Kominsky (Michael Douglas) ve onun oyuncu menajeri arkadaşı Norman Newlander (Alan Arkin) arasındaki dostluğa odaklanıyor. Sandy Kominsky, karizmasını ve hayat enerjisini yitirmemiş, çapkınlıktan vazgeçmeyen, çoğu zaman yaşının defolarını göz önüne çıkarmayan  birisi. Norman Newlander ise, ciddi bir rahatsızlık sonucu kaybettiği eşinin travmasıyla uğraşırken diğer taraftan da uyuşturucu bağımlısı kızının iflah olmaz sorunlarıyla uğraşıyor. 

Tüm bunlar olmazmış gibi ikisi bir de “yaşlı”. Muhabbetin tam ortasında prostat yüzünden tuvalete koşturmak durumundalar, hangi ilacın hangi saatte alınacağını hesap ediyorlar ve gençlerin yersiz tesellisine muhataplar. The Kominsky Method yaşlanma gerçeğini eğip bükmeden, mesafesini koruyarak, ayrımcılık malzemesinden uzak bir yere taşıyor. 

Özellikle Michael Douglas ve Alan Arkin’in karşılıklı döktürdükleri sahneler dizinin en büyük artısı. Alan Arkin ağzına gelen her şeyi söylerken, Michael Douglas karizmasını bozan “eski kafalılık” fikriyle uğraşıyor. Michael Douglas’ın Sharon Stone, Demi Moore’la oynadığı filmler akla gelince, bu dizideki rolünde kendi imgesiyle dalga geçtiğini söylemek, abartılı olmaz. 

Yeni başlangıçlar ve hayatla yeniden kurulan bağlar

The Kominsky Method, hikâyesinin merkezine aldığı yaşlılığı klişe batağına düşmeden, kasvetli yanlarına mizahi bir şekilde bakarak ve hayatın farklı dönemlerinde insanın karşısına yaşamaya değer bir takım fırsatların, gelişmelerin çıkabileceği anlatarak ilerleyen bir yapım. İki sezonluk seri boyunca, hayatın geniş zamanına yayılmış uzun mesafeli dostlukların kıymetini, yeniden aşık olunabileceğini hatırlatıyor bizlere. 

Sandy ve Norman’ın sıkı dostluğu, onlara hayatın tüm zorluklarına karşı koyabilme gücü veriyor mesela. Norman’ın kaybettiği eşinin ardından yaşadığı sıkıntılı yas sürecinden Sandy’nin dostluğu sayesinde çıkıyor örneğin. Ya da Sandy maddi açıdan dara düştüğünde yanına ilk koşan Norman oluyor. İki dost dizi boyunca kederde bir araya gelmiyorlar elbette; hayatlarındaki güzel anları, yeni başlangıçları beraber yıllardır gittikleri lokantada kutlamayı eksik etmiyorlar. 

The Kominsky Method, karşımıza çıkan kayıplardan, zorluklardan ancak birbirimizle yeniden kuvvetli bir bağ kurabilirsek çıkabileceğimizi hatırlatıyor. Dizinin odağında şu fikir var: “Hayat öyle ya da böyle devam ediyorsa tüm hayat muharebesinden bir şekilde sağ çıkılabildiyse, yaşamaya değer bir şeyler mutlaka vardır. Yeniden aşık da olunabilir, hayat yeniden sevilebilir, sıfırdan başlangıçlara yelken açılabilir.” 

Tüm ömrü boyunca başarısız ilişkiler, kavgalı boşanmalar yaşamış, egosu herkesi aşan Sandy, günün birinde öğrencisine kalbini kaptırabiliyor… Norman için işler daha zor elbette; çok sevdiği eşini kaybedince hayatı manasız bulmaya başlıyor.  Fakat bu kasvet de uzun sürmüyor, Norman, dünyaya binlerce kilometreden bakan birinin “her şey boş” anlamsızlığı yaşarken, kalbine dokunan biriyle tanışabiliyor. Doğru yere doğru şekilde baktığınızda ve hayat damarlarınızı diri tutmaya devam ettiğiniz sürece mucizeler yaşa bakmıyor işte. Tıpkı Norman’ın yaşadığı gibi. 

Ölüme nanik! Yaşama devam…

The Kominsky Method’ta, ölüm ve ölüme yakın olma fikri yanyana. Lakin dizideki alaycılık bu konuya da sirayet ediyor. Kahramanlarımız mütemadiyen ölüme nanik yapıyor, onu ciddiye almıyor.

“Ölümü hatırla ve yaşamı anlamlı kıl”; Norman ve Sandy’in inancını özetliyor. Tanıdıkları bir arkadaşlarının cenazesine gittiklerinde her şeyler ve herkesle dalga geçebiliyor. Norman, eşi için şık bir tabut seçmeye giderken olaylar birden komediye dönebiliyor. 

Yola bir şekilde devam etmenin, yarını merak etmenin yaşla ilgili olmadığını hatırlamak gerek. Hayatı anlamlı kılmak ise bizim onunla ve çevremizle kuracağımız bağların derinliğiyle alakalı. Sıkı dostlar, güzel bir sofra, orada dönen güzel muhabbetler, sevdiğinle beraber olmak… Kısaca yaşamın hedonist yanını unutmak, “yaşamayı ciddiye” almak gerek belki de. Gündüz Vassaf’ın dediği gibi “her şeye rağmen yaşamı kutlamak” lazım sanırım.  The Kominsyk Method’da Sandy seri boyunca tıpkı öğrencilerine olduğu gibi bizlere de hayatla en önemli dersi veriyor: Hayatla yeniden bağ kurmanın yollarını bulun. Kaç yaşında olursanız olun.