İznik Gölünün Kenarında

Sabah saatlerinin suya dökülen güneşi akşamüzeri yine göl üzerinden çekilirken insanın aklına şu mısralar geliyor: “Balığın canını suda dediler / İlahi balığım gölden ayırma”. Eşrefoğlu Rumi’ye bu ilhamı veren, İznik Gölü ve yüzyılların hatırasını üzerinde taşıyan bu küçük belde yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da kültür mirasında adı altın harflerle yazılı yerlerden.

Bir küçük ilçe düşünün ki hem bir dinin, hem de dünyaya yayılan bir imparatorluğun ilk merkezlerinden. Hemen bitiminde başlayan gölü, etrafını çeviren surları, misafir ettiği abide şahsiyetleriyle yüz ölçümünden beklenmeyen bir öneme haiz.

İznik’ten söz ediyoruz. İstanbul, Bursa, Eskişehir, Ankara gibi şehirlerin gürültüsünden, yoğunluğundan yorulanların aklına ilk düşen adreslerden. İstanbul’dan gelenler için 2 saat gibi kısa bir sürede hava değişimi sağlıyor. Hemen her mevsim burada farklı plakadan araçları görmek işten değil.

Burayı özel ve önemli kılan birçok nedenden ilki, “İznik Konsili” adıyla tarihe geçen toplantıya ev sahipliği yapması. Sonrasında başka toplantılar olsa da 325 yılında İznik’te İmparator Konstantin’in desteğiyle toplanan Konsil’e katılanlar arasında “Noel Baba” olarak da tanınan Nikolas, tarihçi Eusebius, Mor Efrem gibi isimler var. Konsil, bugünkü Hıristiyan âleminin temel meselelerini açıklığa kavuşturduğu için büyük bir önem taşıyor: Paskalya Bayramı’nın tarihi, Roma ve İskenderiye patriklerinin özel yetkileri, piskoposların atanmasıyla ilgili bazı prosedürler… Üzerinde ihtilaflar bulunmakla birlikte, bu Konsil’de İncil’de yer alması gereken konuların konuşulduğu da biliniyor.

Depremler ve savaşlar

Mayıs’tan Temmuz ayına kadar süren Konsil’in toplandığı Senatüs Sarayı, 368 yılında İznik’te meydana gelen şiddetli bir deprem sırasında yıkılmış, kalıntıları gölün altında. Sarayın taşlarının bazılarıysa, İstanbul’da kullanılmak için götürülmüş. Yine de o döneme ait bir eser görmek isterseniz, İznik Ayasofya Camii’ni ziyaret edebilirsiniz. Yedinci Konsil’e kadar gelenleri ağırlayan mekâna her yıl binlerce Hristiyan turist hac yapmak için geliyor. İznik, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Orhan Gazi tarafından fethedilince camiye çevriliyor ve 200 yıl böyle hizmet veriyor.

Bu kadim yapının tarihinde iki talihsiz olay var. Birincisi yine şehrin kaderi olan deprem, ikincisiyse savaş. Depremde hasar gören yapı Mimar Sinan eliyle minare ve mihrap eklenerek yeniden kullanıma açılıyor. Kurtuluş Savaşı sırasında yakılıyor ve bu şekilde de biraz kaldıktan sonra nihayet yeniden açılıyor. Aşağı yukarı 1450 yaşında.

Vatikan tarafından kutsal ilan edilen İznik, surlarla kaplanmış ve korunmuş. Ancak buraya verilen önem o tarihte başlamıyor. Burada yerleşim milattan önce 2500’lere kadar ulaşıyor.

Bütün bu bilgiler ışığında, şehre girecekseniz İznik Kalesi diye anılan surların Lefke ya da İstanbul kapısından girebilirsiniz. Her biri üç kemerden oluşan kapılarla beraber şehre adım attığınızda, bu yüzlerce yıllık tarihi hissediyorsunuz.

Ağaçlar altında bir uzun yol

İznik, Hristiyanlar için olduğu kadar, Türk kültürü açısından da müstesna bir öneme sahip. Öncelikle bu topraklardan çıkarak izlerini bütün dünyaya taşıyan Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk merkezi. Sonrasında başkent olmaktan çıksa da topraklarında canlanan çini sanatıyla ismini yine hatırlatan bir belde.

İznik’e gidip Ayasofya Camii’nden çıktığınızda gözünüze takılan ağaçlara yönelirseniz, sizi şehrin ana caddesi karşılıyor. Birbiri üzerine kapanmış dev ağaçları selamlayarak Anadolu kasabalarına özgü dinginlik içinde yürüyün. Sağlı sollu dükkânlar, caddeye taşan tezgâhlardan kokusu burnunuza çarpan sabunlar sizi çinicilere ulaştırıyor.

Çini, bu şehrin dokusunu oluşturan en önemli unsurlardan. İznik çinisi namıyla yalnızca bu coğrafyada değil, dünyada ünlenen bu sanatın akıl almaz zorluğu insanı hayrete düşürüyor. Çini bir eser meydana getirmek, baştan aşağıya büyük bir zahmet. Resimlemek, renklendirmek, fırınlamak ve fırına koymadan evvel şeker pembesi boyadığınız bir kâsenin fırından yemyeşil çıkışını izlemek paha biçilmez bir deneyim.

Bu zahmetli sanat da zamanın hızından payını almış. Atölyeler dursa da “hazır” ürünlerin çiniyle bezendiği şikâyeti kulağımıza çalınıyor. Elbette Evliya Çelebi’nin vaktiyle “Tamamı 600 dükkândır. Ancak kârgir yapı bedesteni yoktur ama bütün değerli şeyler mevcuttur” dediği bolluk yok. Her şeye rağmen, bu işe gönül vermiş insanlar her yıl dünyanın dört yanından İznik’e akın ediyor.

Çini sanatının güzel, nadide bir örneğini görmek isteyenlerin Yeşil Camii’yi görmesi gerekiyor. Turkuaz, yeşil ve mor renkli çinilerle bezeli, taş işçiliğinin incelikli bir örneği olan eser bir kutu gibi; taş işçiliğinin Osmanlı’daki önemini gösteren muhteşem bir eser.

Gölün kıyısında bir ömür

İznik Gölü elbette buranın doğal güzelliği. Senatüs Sarayı’nın kalıntılarının da buraya gömüldüğünü hatırlayınca, aynı zamanda tarihe de tanıklık ediyor. Spora meraklı olanlar gölün kendilerine sunduğu imkânları kullanabilirler. Kano bunlardan biri. Ayrıca gölde kayıkla gezmek de mümkün. Ancak iskelesinde gün doğumu ve gün batımını karşılamak, büyük küçük herkesin payını alabileceği bir zevk.

Bir de Evliya Çelebi’nin Hacca giderken kullandığı yol var ki burası şimdilerde bir yürüyüş güzergâhı. Evliya Çelebi bu rotayı şu sözlerle anlatıyor:

“Bu kaleyi evvelâ Nuh’un oğlu Sam yapmıştı: Tufan’dan sonra Nuh’un gemisi Musul yakınında Cudi dağında durunca, giren çıkan yetmiş kimse yurt edinmek için birer güzel yer ararken, Hazreti Sam dahi seyahat ederek bu İznik’e geldi. Gördü ki bir gölcük kenarında, suyu ve havası lâtif bir temiz yerdir. Burayı mâmur eylemiş ve yetmiş sene burada oturmuştur. İznik, tarihçilerin sözüne göre Hazreti Süleyman İstanbul’a köşk yapmazdan bin yedi yüz sene evvel imar edilmiş bir eski şehirdir. Sonra İstanbul’un ikinci yapıcısı Madyan oğlu Yanko’nun kızı olan İznika adlı bir kadın, Şam’ın yapısı üzerine yeniden bir sağlam kale yapmıştır. Hâlâ kara ve deniz seyyahları, bütün Rum tacirleri bu şelıhe ‘Çin kalesi, eski Rum îznik şelui’ derler. Nihayet hükümdarlardan hükümdarlara geçmiş, İstanbul tekfuru Pozantin oğlu Elinam kralın elinde iken 731 (1331) tarihinde Orhan Gazi kuşatmış, bu kuşatma yedi ay devam etmiştir. Nihayet kuşatılanlara Gemlik iskelesinden imdat geldiği vakit, Orhan Gazi maiyetini teşvik ederek, gelenlere öyle bir Orhan satırı vurdu ki hepsi gölde boğuldu. Tekrar kalenin kuşatmasına başlayarak, yıkılan yerlerden Müslüman gaziler örümcek gibi hisarın tepesine çıkarak ezan okudular.”

Beldenin dokusuna dokunmayan yapılar

Her metrekaresinde tarihin izleri bulunan İznik bugün de dokusunu koruyarak gelişmeyi, yenilenmeyi sürdürüyor. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan bölgedeki modern yapılanmalarda gözetilen hassasiyet dikkat çekici. “Mahalle” duygusu gözetilerek yapılan bu gibi projeler sayesinde İznik, yalnızca “ziyaret edilen” değil, “yaşamak için tercih edilen” bir yer olma hüviyetine de bürünüyor.

Bir gün zamanınız var, şehir üstünüze geliyor, ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. İşte o anlar için camı kırıp İznik butonuna basabilirsiniz. Gölün kıyısında içeceğiniz bir bardak çay, çini atölyelerinde gezeceğiniz bir saat kalbinizin yorgunluğunu alır.