Bir Kalem, Bir Kağıt, Bir de Saksı

Son yazıda, bundan yaklaşık 1.5 yıl önce, Karaburun’da, bir dağ başında, sonradan kandilotu dendiğini öğrendiğim bir otun başındaydık.

Şimdi sizi ondan sanırım 4 yıl kadar önceye, bu kez İstanbul, Şile Ağva’ya götürmek istiyorum. Çünkü bu ikisi alakalı.

Bu kez, tek günlük bir dendroloji kursu. Dendroloji, özetle, ağaç bilimi demek. İlgi alanı, ağaçlar, ağaççıklar, çalılar, asmalar, sarmaşıklar yani “odunsu” bir gövde oluşturan her şey.

Yine bir grup meraklı, Prof. Dr. Rahim Anşin’i bunaltmakla meşgulüz. “O ağaç ne…”, “bu çalı ne…”, “o şu değil mi?” (hayır, değil), “peki şu uzaktaki ağaçlar ne?” (hoca gözünü kısıyor işaret edilen yeri görebilmek için), “Bu neyin yaprağı?” (biri yerden bir yaprak bulmuş sallıyor.)

Bu sırada Rahim hoca sabırla bize Ağva ormanlarının genel yapısını anlatmaya çalışıyor. Biraz kulak verebilsek, gözümün önünde uzayıp giden ağaç selinin kestane, kayın, meşe, gümişi ıhlamur, titrek kavak ve kızılağaçlardan oluştuğunu duyabileceğiz. 

Duyabilsek, doğru soruya bir adım yaklaşmış olacağız: “O ne,  bu ne, şu ne”den önce sorulması gereken soruya. Bu bitkiler neden bir aradalar? Bu bitkinin meyvesi, çiçeği nerede? Meyve, çiçek ve yapraklar dala nasıl bağlanmış? Dal gövdeye nasıl bağlanmış? Gövde köke nasıl bağlanmış?  Bir kökten çıkan bir sürü gövde halinde mi? Tek bir gövde halinde mi? Peki bu karman çorman ormandaki ağaçlar, çalılar, kuşlar, böcekler, otlar, hayvanlar, mantarlar, küfler birbirine nasıl bağlanmış?

Bunlar bitki resmi yapanların, tam adıyla bilimsel bitki çizimiyle, botanik illüstrasyonla uğraşanların kendilerine sürekli sordukları sorular.  

Hiç bir mükemmel fotoğraf, iyi çizilmiş bir botanik illüstrasyonun eline su dökemez. İllüstrasyon bir soyutlamadır, görsel bir iki nokta üst üste ve ardından gelen tanımlamadır. Bakarsınız ve o bitkinin “ne olduğunu”, kavrarsınız. İllüstrasyonu dikkatle incelediyseniz, o bitkiyle doğada karşılaştığınızda, tanırsınız.  Asla ilgisiz alakasız bitkilerle karıştırmazsınız. İyi bir botanik illüstrasyon, sözlük maddesi gibidir. Açık, net, sağlam. Bağcılık, bahçıvanlık, aşçılık, ahşap işçiliği ve bitki ressamlığı ile uğraşmak ise o tanımı “cümle içinde kullanmak”tır.  

Hayatında bir kez bile botanik illüstrasyon görmemiş çiftçilerin, bahçıvanların doğaya bakışında, botanik illüstrasyonun temel ilkelerinin izlerini bulabilirsiniz. Bir kere bitkiye baktıklarında sadece yer üstündeki kısmıyla değil, hatta ondan da çok yer altında kalan, görünmeyen kısmıyla, kökü ve saçakları ile ilgilenirler, köklerin, saçakların o anki durumunu kafalarında canlandırmaya çalışırlar. Sulama, gübreleme, ekme, dikme, çapalama, sökme vakitlerini ayarlarken o resme azami dikkat etmek gerekir.

Gövdenin topraktan uç vererek yükselmeye başlamasını, dallara ayrılmasını, yaprakların dallardan tam olarak hangi noktalarda ve nasıl fışkırdığını, çiçeklerin ne zaman belirdiğini, (bademler ve erguvanlarda örneğin önce renkli çiçekler görünür, sonra yeşil yapraklar gelir), çiçeklerin içinde zamanla meyveye, tohuma dönüşecek kısımları gözleriyle kusursuz biçimde takip edebilirler.

“Doğayla barışmak istiyorum”, “Çevremdeki ağaç, kuş ve bitki türlerini tanımak istiyorum”, “Doğayı daha iyi görebilmek istiyorum.”

Bunlar bir zamanlar, ağzıma sakız ettiğim laflardı. Şimdi de eski ve yeni beyaz yakalılardan, doğayla bağı kopmuş kentlilerden sık sık duyuyorum bunları.

Bu sözleri diline pelesenk edenlerin çok kısa bir süre sonunda o “evreka” anına kapılmaları yok mu!  Ökseye tutulan kuşlar gibi.

Diyorlar ki, “Abi çok şahane bir program var, indiriyorsun cebe, bitkinin, kuşun fotoğrafını çekip yüklüyorsun, sana türünü yolluyor.”

Teknoloji düşmanı değilim.  Dünya hızla tahrip olurken gitti mi bir daha geri gelmeyecek hassas bölgeleri hızlıca kayıt altına almak, haritalamak, eylem planı yapmak, sağlıklı ve güncel istatistiki veriler toplamaksa niyet, teknoloji harika bir şey.

Ama arka bahçenize konan kuşun veya kaldırımınızda biten otun cinsini cibiliyetini öğrenmek için cep telefonuza indirdiğiniz programa mahkûm ediyorsanız kendinizi, kusura bakmayın da doğaya yaklaşmadığınızı ondan hızla uzaklaşıyor olduğunuzu söyleyebilirim.

Eğer bilimsel bir projenin içinde değilseniz veya üzerinde tek bir otun yetiştiği bir dağda kaybolmuş, açlıktan ölecek hale gelmiş ve hayatla tek bağlantısı da cep telefonu olan o bahtsız siz değilseniz, cep telefonunuzdaki yazılıma bel bağlamak yerine, bitki türlerini geleneksel yöntemlerle öğrenmenizi tavsiye ederim.

Öncelikle burnunuzun dibindekilerden, en sık karşılaştığınız türlerden başlayarak, aralarında sık sık yürüyerek, tüm mevsimlere ve yıllara dayanan bir süreçte, sakince, ille de adını öğrenme, hızla öğrenme, en birinci öğrenme hırsına kapılmadan, gevşek ve önyargısız bir dikkatle ama istikrarlı bir biçimde, tohumdan fidana, çiçekten meyveye, yazdan kışa gelişimlerinin her evresini gözleyerek, seyretmenin tadını çıkararak, ekip biçerek, ekip biçerken aniden bağınızda bahçenizde beliriveren türleri, yabani otları, kuşları, böcekleri, arıları, sinekleri, fare ve yılanları gözleyerek, aralarındaki “çekim yasası”nı anlayarak, odun toplayarak, çapa yaparak, çit örerek, yemek yaparak, ömrü bitki türlerinin içinde geçmiş bahçıvanlar, köylüler, ahşap ustaları, aşçılar, manavlarla havadan sudan sohbet ederek ve elbette bitkileri çizerek..

Ezcümle, gözlerinize bir şans verin ve çizmeye başlayın derim.

Doğanın bir dili var mı? Var. O dili konuşmak mı istiyorsunuz? O halde karşınıza bir saksı koyun, elinize de bir kağıt ve bir kalem alın. Nasıl mı başlayacaksınız? İşte o da başka bir mesele.