Kitabın Bitmeyen Yolculuğu: Sahaflar

İstanbul’un merkezi insanına göre değişebilir ama tarihsel gerçek, 7 tepe arasında kurulu olduğu. Yedi tepenin en nevi şahsına münsahır olanlarından Beyazıt’ın alameti farikalarından biriyse, Sahaflar çarşısı. Ortasına kurulu ıhlamur ağacının altında dünyanın dört yanından gelen kitapların buluştuğu çarşı, kadim bir geleneğin bu yüzyıldaki taşıyıcısı: Kitap müptelalarının tozlu raflar arasında kendini unuttuğu sahaflık mesleği. 

Önce sözlük manasına bakalım; suhuftan geliyor, “Genelde kullanılmış, eski kitap satan kitapçı” demek. Bir de gözümüzün önüne gelen imgesine, kitap kulelerinin arasında, puslu bir görüntü içinde bir masa, masanın ardında bekleyen biri. 

Sahaflar ve sahaflık kitabın yüzyıllardır değişen macerasının değişmeyen unsurlarından. Dünyanın her tarafında farklı şekillerde icra edilen bu meslek, Horasan’dan Osmanlı İmparatorluğu’na kültür tarihimizin de önemli bir parçası. 

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kapalıçarşı içinde elli kadar sahaf dükkanı bulunduğunu, buralarda yaklaşık 300 kişinin çalıştığını yazıyor. Evliya Çelebi’nin bu bilgiyi not düştüğü tarihe gelene kadar geçen süre zarfında kitabın ve sahafların yerini hatırlamazsak, bu bilgi pek eksik kalır. 

Kağıt, Horasan, Bağdad, Şam, Trablus, Halep, Hama ve Kahire gibi önemli kültür merkezlerini izleyerek, Endülüs’e kadar ulaşıyor. Kağıdın yaygınlaşmasıyla beraber kitap çarşıları kuruluyor, verraklık itibarlı bir meslek haline geliyor. 

Gramere dair bir çok eser Irak’tan Mısır’a geliyor ve meraklılarıyla buluşuyor. Memlûklular döneminde tarihçi Makrizî’nin aktarımıyla verrâklar (kağıt satıcıları) ve kütübiyyîn (kitapçılar) çarşısının bulunduğunu biliyoruz. 

İbn Battuta, Şam’la ilgili gözlemlerini aktarırken Câmi-i Emeviyye’nin doğusunda kitap çarşılarından ve müzâyedelerden söz ediyor. Osmanlı kültür hayatı çevresinde şekillenen bu kitap bilgisiyle şekilleniyor, komşu coğrafyalara bu denli yayılan ve kültürü etkileyen yazılı eserler İstanbul’a da rengini veriyor. 

Medrese avlularından sokaklara 

Kitap çarşılarının yalnızca ticaret merkezi olmadığını, buralarda aynı zamanda âlimlere, şairlere ve ediplere de ev sahipliği yaptığını İbnü’l Kıfti’nin eserlerinden öğreniyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinden başlayarak, Kütahya, Manisa ve Kastamonu gibi kültür merkezlerinin oluştuğunu, Bursa’da kitap ticaretiyle ilgili kayıtların 15. asırdan itibaren kayıt altına alındığını tarihi vesikalar ortaya koyuyor. Medrese avlularında başlayan, giderek kendi hüviyetini kazanan kitap çarşıları ve bunların müdavimleri, şahıslara ait kütüphanelerin oluşumunda etkili. 1431 yılında vefat eden Molla Fenâri’nin on bin kitabının olduğu da bir diğer rivayet. 

İstanbul’a dair kayıtların ilki 1519 yılına ait. Ayasofya Evkafı’nın gelirlerini tespit maksadıyla yangından sonra Bedesten’de yapılan tamiratı takiben buradaki kiracıları ve verdikleri kiraları tespit maksatlı düzenlenmiş bir defterde Bezzâzistân’da 140 sandık ve 20 zâviye mevcut olduğu ve iki sandıktan birinin Sahaf Edîbî, diğerinin Sahaf Alâ’addin’in, bir üçüncünün de Sahaf Hüsam’ın olduğu belirtilmiş. 

Günümüzde Kapalı Çarşı’nın Fesçiler Kapısı ile Beyazıt Camii arasındaki sahada yer alan Sahaflar Çarşısı’nın ilk yeri Kapalı Çarşı’nın içinde İç Bedesten’in önünde Şark Kahvehanesi’nin karşısında halen Halıcılar sokağı (eski Sahaflar sokağı) adıyla anılan yerde bulunuyor. 

Eskiden Hakkâklar Çarşısı olarak ve fes üretimiyle uğraşan esnafa ayrılan bugünkü yerineyse kitapçılar 1894 depreminden önce geçmeye başlamış. Deprem sonrası zarar gören çarşının onarımı uzayınca Kapalı Çarşı içindeki sahafların çoğu buraya yerleşmiş. 1950’de büyük bir yangın geçiren çarşı belediye tarafından tamamen yıkılarak yeniden betonarme mimariye uygun inşa ettirilmiş. Çarşı’nın eski halini Hayat Tarihi Mecmuası’nda yayımlanan ressam Münif Fehim’in resminde görmek mümkün. O dönemden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’yla Cumhuriyet arasında bir köprü vazifesi gören çarşının meydanından nice kıymetli eserler geçmiş. 

Amerika’ya giden Rubailer

Değişimin ardından çarşıyı ziyaret eden Yaşar Kemal, bu yüzyılda Sahaflar Şeyhi olarak anılan Muzaffer Ozak’ın misafiri olmuş. Bu ziyareti aktardığı yazısında Türkiye’den çıkan eserlerin yurtdışında nasıl bir kıymet gördüğünün izini sürmek mümkün:

“Kitapçılar Başkanından sonra da en meşhur kitapçı Muzaffer Ozak’a gittim. Dükkanı eski kitaplarla tıklım tıklım. Kitaplar sararıp kararmış. Dükkanın bir tarafında da en güzel yazılarla yazılı levhalar asılı. Muzaffer Ozak’a sordum:

-Bir şeyi merak ediyorum. Bir kitabın takdirini nasıl yaparsınız?

Muzaffer Ozak: 

-Bu daha çok ihtisas işidir. Önce kitabın değeri… Sonra eskiliği, daha sonra da hattatın meşhur bir hattat olup olmadığı, yani yaşadığı zamanda. Bir de kitabın nüsha-i nadirattan olup olmadığı…

-Bu nüsha-i nadirat ne demektir? dedim.

-Mesela, bir kitap yalnız, zamanında üç nüsha yazılmıştır. Bu kitabın bir nüshası dünyanın falan yerindeki kütüphanededir. Biri de falan yerde. Birisi de bizim elimize geçmiş. İşte bu çok kıymetlidir. Eğer bunun baskısı yapılmamışsa daha çok artar. Mesela geçende Amerika’da, Hayyam zamanında yazılmış, Hayyam’ın rubailerini toplayan el yazması bir kitap on bin dolara satıldı. Bu kitap, işte bizden, yani Türkiye’den gitmiştir.” 

Sahafların elinden ne kadar kıymetli eserlerin geçtiğini anlatan bu anekdotu andıktan sonra kitaba müptela olanların maceralarını merak etmemek mümkün değil. 

30 altına bir medeniyet

Bu bahiste Ali Emiri’nin dikkatiyle yüzyıllar sonra gün ışığına çıkan Divan-ı Lügat-it Türk’ü hatırlamamak olmaz. 

Ömrünü kitaplara adayan, bir çok eserin kaybolup gitmesine mani olan ve kültür tarihine bu gayretiyle eşsiz bir katkı sunan kitap sevdalısı Ali Emiri, Sahaflar Çarşı’nın müdavimleri arasında bir zattır. Nice eseri hafızasında ezbere tuttuğu yetmezmiş gibi, hangi eserlerin ne kıymette olduğunu da bilecek derin bilgiye sahiptir. Şair Fuzuli’nin ‘Eyledim tahkik, görmüş kimse yok cânânımı’ beyitindeki hasretle günlerini sahaf dükkanlarında geçirir. Bir gün devrin ünlü sahaflarından Burhan Efendi’ye gittiğinde yeni bir kitabın geldiğini, dul bir hanımın verdiği vekaletle satılan bu kitaba 30 altın değer biçildiğini öğrenir. Kitabı görür görmez, bir rivayet olarak anılmaktan öteye gidemeyen Divan-ı Lügat-it Türk’le karşı karşıya olduğunu anlar. Kitap o gün satılamazsa ertesi gün ait olduğu eve geri dönecektir. Büyük bir paniğe kapılır. Paniğe kapıldığını da belli etmeksizin kapı önüne çıkarak bir dostunu görmek ve ondan eksik olan 15 altını borç almak için dua etmeye başlar. O esnada Darülfünun edebiyat muallimi Faik Reşat Bey’i görür ve gizlice ondan 20 lira ister. 10 lira karşılık bulunca geri kalanını sonra vermek sözüyle kitabı satın alır. 

Yolda giderken Burhan Efendi’nin kitabın değerini anlayıp arkasından geleceği korkusunu taşıyarak hızlı adımlarla yol alır. Sürekli arkasına bakıp gelen olmadığını görünce derin derin “Oh” çeker ve ağzından şu cümleler dökülür:

“Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde revnak kazanacak, Arap dilinde Seyyibuyinin kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir.”

Ali Emiri’nin bu gayreti ve çabası sonucu eser nihayet gün yüzüne çıkar, tefrika edilir ve İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphanesi’nde muhafaza altına alınır. 

Ortadoğu’yu gezen kitaplar

Türkiye ve Ortadoğu’daki el yazması eserler konusunda uzmanlaşan Mevlüt Ceylan da yazma eserlerin dolaştığı geniş coğrafyayı ve sahafların buna katkısını Ayşe Adlı’ya verdiği röportajda anlatıyor. Ceylan Türkiye’den giden eserlerin Mısır sahaflarından kütüphanelere dağıldığını şu sözlerle aktarmış:

“Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra Türkiye’de yaşanan mali sıkıntılar sebebiyle burada çıkan iyi, kıymetli eserler daha iyi parayı onlar verdiği için Mısırlılara satılmış. 1930’lardan 60’lara kadar Mısır’da ciddi bir refah var. Oraya çok nadir kitap gitmiş. Müellif hatları vesaire. Mısır’dan, Türkiye’deki tek nüshası Topkapı III. Ahmet Kütüphanesi’nde olan bir kitap almıştım, başka yerde yok. Yine Şem’izâde’nin Tuhfetü-l Hattatîn’ini oradan aldım. O da tek nüsha, başka yerde görünmüyor. İran’da, Suriye’de, Lübnan’da, Türkiye’de genelde aynı malzemeler çıkar. Bizde olan oralara da gitmiş ama Mısır farklı. Erken dönemleri çok iyi bilmiyorum ama son asırda Osmanlı’da, bizim bildiğimiz Köprülü vesaire gibi bir iki isim dışında kendi kütüphanesini kuran kimse yok. Özellikle dergi neredeyse hiç toplanmamış. Araplar arasında kütüphane kuran, yabancı kitap ve dergi toplayan çok isim var. Fas’ta bir şahıs kütüphanesine gitmiştim, Tarih-i Cevdet’in ne kadar baskısı varsa hepsini toplamış adam. Tâberî Tefsiri, Avrupa baskısından tutun da Mısır baskısına nerede çıkmışsa hepsini almış. Bütün önemli eserleri takım olarak ve tüm baskılarıyla toplamış. Mısırlı paşalar ciddi kütüphaneler kurmuş. Çok sayıda nadir eser var o kütüphanelerde. Ben Türkiye’de hiçbir kütüphanede Napolyon’un 1800’lerde bastırdığı 22 ciltlik Vasf-ı Mısrî’yi görmedim. Ama Mısır paşalarının kütüphanelerinde var. O gelenek devam ediyor.”

Sahaflık yalnız yazma eserlerden mi ibaret? Elbette hayır. Günümüzde afişlerden dergi nüshalarına, şahsi nüshalardan efemeralara, makalelerden kataloglara, plaklardan imzalı kitaplara pek çok şey koleksiyonerlerin ilgisini çekiyor. Bunların bulunacağı en doğru adresse, sahaflar. 

Türkiye’de yalnız İstanbul’da değil pek çok şehirde artık sahaflık ciddiye alınan ve internet aracılığıyla daha özenli hale gelen bir mesleğe dönüşmüş durumda. Özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaşlarla dağılan kütüphaneler, bir dönem SEKA’da hamur haline gelen eserler kitaba ve kültür tarihinin sürekliliğine dikkatleri yöneltmiş, bu konuda bilinci arttırmış. Kitaplar elden ele gezerken kıymetini bilenler onlara daha dikkatli bir nazarla bakıyor. Sahaf ve yazar Nedret İşli kitabın bu yolculuğunu yine Ayşe Adlı’ya verdiği röportajda özetlemiş, bu belki de bir bibyofilin ömürle sınırlı hikayesinin de tanımı: 

“Oğlumun bu işlerle ilgilenmesini istiyorum ama kitaba meraklı olsun, benim kitaplığımı sürdürsün falan gibi bir iddiam yok. Ben kitaplığın sürdürülmeyebileceğini düşünenlerdenim. Kitap dolaşmalı! Şefik Atabey büyük kataloğunu ve kütüphanesini sattığında, ‘Ben keyfini aldım. Okudum, okşadım, baktım, cilasını yaptım, havalandırdım. Vitrinimde seyrettim. Şimdi de bu zevki yaşayacak başka insanların eline geçsin!’ demişti. Başta çok garipsemiştim. Ama şimdi diyorum ki kitap biraz bende dursun, sonra başka birine, ondan başkasına geçsin.”