1.5 yıl önce… Karaburun’da bir dağ başındayız, bir grup meraklı doğa yürüyüşçüsü bir bitkinin başına toplanmışız. Kimimiz pür dikkat önümüzdeki gösterişsiz bitkiye bakıyor, kimi rehberimizi dinliyor kimimiz de çılgın gibi fotoğraf çekiyor.

İzmir’in Karaburun ilçesine bağlı Mordoğan’da yaşıyorum. Yaşadığım yeri tanımaya çalışıyorum. Bunun için 3 yöntem var:  Dere tepe yürümek, dereden tepeden sohbet etmek ve dereler, tepeler üzerine ne bulursam okumak. Mordoğan, çiçekleriyle ünlü bir bölge. Sadece mor ve morun tonlarında 70’i aşkın çiçek yetişir diyorlar. Sayı veremem ancak baş döndürücü çeşitliliğe tanığım.

Burada, bu köyde mor, eflatun tonlarını gözlerimle takip edebildiğim çiçekleri sayarsam… Pürenler (balı meşhur), bazı kekikler, karabaş otları (bir tür yabani lavanta, çayı, reçeli yapılıyor), kaya ve ağaç kovuklarında biten serçe parmağımın boğumu büyüklüğünde yabani sıklamenler, anemonlar, kaparilerin (turşusu yapılıyor) yerlere, duvarlara hızla yayılarak ilerleyen olağanüstü güzel ancak minik minik dikenli çiçekleri, sümbüller, leylaklar, erguvanlar (pilavın üstüne konuyor), karanfiller (takı olarak ve tatlılarda, kurabiyelerde kullanılıyor), iskeledeki kimi evleri saran begonviller, horoz ibikleri, yabani orkideler (salep yapımında kullanılıyor ancak dikkat çok azalmış durumdalar), ıtırlar (çok hoş bir kokusu var, tatlılarda, şerbetlerde kullanılıyor), zamanında toplamayı unuttuğum enginarların iri mor çiçekleri ve adlarını bilmediğim bir karış boyundaki otsu bitkilerin miniminnacık çiçekleri….

Karaburun’da, dağ başında verdiğimiz bu kısa molada da rehberimiz Sonia Erem, bu bölgede bir zamanlar zeytinyağı kandillerini yakmakta kullanılan çiçekli bitkiyi tanıtıyor.

Sonia hanımın anlattığı bu son derece ilginç bitkiyle daha sonraları da sık sık karşılaşacağım. Köyde bahçemin kapısının dibinde, eve gelen patikanın sağında solunda. Her yerde…

Bel hizasına kadar boylanabilen bir bitki. Griye çalan yeşil tüylü yaprakları ve eflatun-mavi çiçekleri var.

Bitki, metinlerde de karşıma çıkıyor. Mestan Yapıcı, köy enstitüsü mezunu. Yıllarca öğretmenlik ve müfettişlik yaptıktan sonra Karaburun/Mordoğan’a yerleşmiş. “Mordoğan” adlı kitabında sözü 85 yaşındaki Mordoğan köyü sakini Mürüvet Dürüst’e veriyor ve “kandil otu” dediği bu bitkiyle nasıl ışık elde edildiğini öğretiyor.

Çan biçimli, ortası ponponlu çiçekler açıp solduğunda dört beş tanesi iç içe geçiriliyor ve bir tür “fitil” elde ediliyor. Bu fitil, içine zeytinyağı konmuş rakı şişesine batırılarak yakılıyor.

Karaburun, haritada belki bir yarımada. Ama aslında kendine yarımada süsü veren bir ada. Engebeli ve bol rüzgarlı bir arazi, isyanlar, sürgünler, salgınlar… Ulaşım, hem Karaburun içinde köyden köye ulaşım hem de Karaburun’dan dışarı kent merkezlerine doğru ulaşım yüzyıllar boyunca şimdiki gibi değil, uzun ve zor. Mal akışı dalgalı. Bu yalıtılmışlık, uzaklık, kopukluk Karaburun sakinlerine “hayatta kalmacı” bir ruh vermiş. Fitil yokmuş, gaz bitmiş, kandil zaten hiç gelmemiş kimin umurunda. Biraz zeytinyağı olsun elinin altında, ha bir de taş, Karaburunlunun bunlarla çözemeyeceği bir sorun yok gibi.

Ulaşıma dönersek…  19. yüzyılda beldede Şirket-i Hayriye’nin Karaburun’u Sakız Adası’na, Çeşme’ye bağlayan seferleri var. 1940’lı yıllarda Karaburun’un İzmir ile bağlantısı, haftada iki kez yapılan ring vapurlar seferleri. Uşak, Mudanya, Güzel İzmir ve Tayyar isimli Körfez vapurları her pazartesi İzmir Gümrük İskelesi’nden kalkıyor. Sırasıyla Urla, Uzun Ada (Mordoğan’ın tam karşısında yer alan, bugün askeri bir tesis dışında insansız bir ada), Mordoğan, Kaynarpınar, Karaburun, Yeniliman ve Foça iskelelerine uğruyor. Vapur, salı sabahı Foça’dan kalkıp aynı iskelelere uğrayarak akşam İzmir’e dönüyor. Aynı sefer Perşembe günü İzmir’den başlayıp cuma günü yine bitecek şekilde tekrar yapılıyor. Vapur seferleri 1952 yılına kadar sürüyor.

Mordoğanlı gazeteci yazar Neşet Öztekin vapurların iskeleye uğrayışı ve uğurlanışı sırasında yaşanan cümbüşü “10 milyon yıl önce Mordoğan” adlı kitabında canlı bir biçimde aktarmış.

1947 yılında, Karaburun – İzmir arasında belediye otobüs seferi başlıyor. Sabah 08.00’de başlayıp akşam İzmir’e varabilen bir sefer bu. Eski Mordoğanlı komşum, doğum yapacağı zaman bu otobüsle “hastaneye yetiştirilmiş”. Neyse Allah uzun ömürler versin kendisi de oğlu da sağ.

1930’lu yıllarda İzmir-Mordoğan Karayolu’nun imece usulüyle, -yani vatandaşa yaptırılması- 40’lı yıllardaki vapur seferleri, 50’li yıllardaki otobüs seferleri pek çok kişi için artık tarihten bir yaprak. Mordoğanlı, Karaburunlu, Urlalı kimi komşularım, yürüyüş arkadaşlarım için ise dünkü hatıralar.

20’inci yüzyılın epey bir kısmına tanıklık edip 21’inci yüzyıla da gayet güzel uyum sağlayan 70’lik, 80’lik bu delikanlıların, hanımların dikkat çeken bazı özellikleri var: Yürüyorlar. Hala en eski alışkanlıklarını sürdürüyorlar ve yürüyorlar. 5 dakikalık plaj yolu için dolmuşa binelim diye mızıldanan torunlarının, torun çocuklarının aksine, yürüyorlar. Evden eve, evden zeytinliğe, zeytinlikten kahveye, kahveden iskeleye, iskeleden pazara…

Topluyorlar: Kulaklıklarını takıp tüm dünyaya kendini kapatmış halde rap rap yürüyen zamane yürüyüşçülerinin aksine, açık bir dikkatle yürüyorlar. Çünkü yol boyunca “topluyorlar”. Otları; sıra otu, turp otu, gelincik, çayları, çiçekleri, baharatları; adaçayı, karabaş otu, tarhana otu, kantaron, kekik, meyveleri; badem, incir, bağlarda kullanacakları çatal biçimli odun parçaları, çıra olarak kullanılabilecek dalları topluyorlar.

Temas kuruyorlar: Yol boyunca bol bol selamlaşıyor, mutlaka hal hatır soruyor ve bol bol da gözlem yapıyorlar. Köye kim gelmiş kim gitmiş, zeytinlikler, bostanlar ne halde, iklim, hava, su, rüzgar, sıcaklık… Bu konularda sürekli ve canlı bir dikkatleri var.

Yeniden dağ başına, kandil otuyla ilk kez karşılaştığım dağ başına dönersek… Bir grup meraklı doğa yürüyüşçüsü gösterişsiz bir çalının başına toplanmışız. Kimimiz pür dikkat önümüzdeki bitkiye bakıyor, kimi rehberimizi dinliyor kimimiz de çılgın gibi fotoğraf çekiyoruz.

Mola bitip bir kaç adım attıktan sonra tuhaf bir şey dikkatimi çekiyor: Grupta pek çok kişi Sonia hanımın 2 dakika önce bize gösterdiği bitkiyi tanıyamıyor! “Bu o değil mi” diye bence son derece ilgisiz alakasız bitkileri gösteriyorlar. Gözleri benden çok daha keskin, analiz güçleri, kavramsal zekaları muhtemelen benden daha parlak bu kişilerin 2 dakika önce gördükleri bitki konusunda bu derece yanılabilmelerinin sırrı ne? Sanırım biliyorum. Onu da sonra anlatayım…