Hafıza-ı Beşer Sergi İle Malüldür

Kimi dolapta, kimi bir kütüphanenin eski bir rafında, kimi depoda kalmış yüzlerce el yazması. Matbaanın yaygınlaşmasından sonra unutulmuş, görünmez hale gelmiş bu eski evraklar neredeyde 200 yıl sonra gün ışığına çıktı. Hafıza-ı Beşer sergisinde meraklılarıyla buluşmayı bekliyor.

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Osmanlı elyazmaları aracılığıyla ziyaretçileri metinler, objeler ve zamanlar arasında bir yolculuğa davet ediyor. Enstitü’nün zengin koleksiyonundan yapılan bir seçkiyle oluşturulan “Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler” sergisi, Latin alfabesine geçişten 90, imparatorluğun çöküşünden 100 ve matbaanın yaygınlaşmasından neredeyse 200 yıl sonra, zaman içinde dönüşen Osmanlı elyazması kültürünü yeniden gündeme taşıyor ve bu çok katmanlı kültürel mirasın dinamiklerini tartışmaya açıyor.

Beyoğlu Tepebaşı’ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi’nde açılan sergi, Pazar günleri hariç haftanın her günü 10.00 – 19.00 saatleri arasında izleyicileri ağırlıyor.

Koleksiyonerlerden sergiye

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok dilli, çok kültürlü günlerinden kalan, farklı coğrafyalarda üretilmiş, okunmuş, elden ele dolaşmış Osmanlı elyazması kültürü, 19. yüzyılda matbaanın yaygınlaşmasıyla yavaş yavaş etkisini kaybetmiş, 20. yüzyılda geniş kitleler için bir bilgi, hikâye ya da maneviyat kaynağı olmaktan çıkıp koleksiyonerlerin ilgi alanına girmişti.

El yazmalarının tedavülden kalkmasıyla, okur-metin ilişkisi de yeniden şekillendi, ‘en doğru’ metni, ‘en kıymetli’ cildi,  ‘en temiz’ nüshayı tespit etme çabası literatürü biçimlendirdi. Oysa yazmalar çok daha kolektif bir okur-yazarlık dünyasına aitti. Metinler çoğaltanların ve okurların elinde değişiyor, bu değişikliklerin fiziki izleri kâğıdın üstünde takip edilebiliyor, okur ve yazarlar metin aralarında ve kenarlarında diyaloğa giriyordu.

Okumak da kollektif bir eylemdi. Yazılan metinler kahvelerde, evlerde sesli okunur, daha önceki okurların aldığı notlar tartışılırdı.

Yakın zamanda gelişen yeni yaklaşımlar, işte bu kolektif kültürün izini sürerek elyazmalarının çok katmanlı dünyasını daha iyi anlamamızı sağlıyor. Artık okumanın tarihi yazmaların tarihiyle beraber düşünüyor, metinler hareket halinde, ucu açık yaratılar olarak yeniden ele alınıyor.

Hafıza-i Beşer: Osmanlı Yazmalarından Hikâyeler, Van Kalesi’ni beklerken yazma kopyalamaya fırsat bulan muhafız İbrahim Ağa’yı, divanı elden ele gezmiş Zübeyde Hanım’ı, kendi yazmasını düzelten Fransa Sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’yi, esere “yazan yanlış yazmış” diye müdahale eden Kilisli Rıfat’ı, yazdıkları ayıplanmış, yasaklanmış ama kulaktan kulağa anlatılmış Enderunlu Fâzıl’ı, yazmayı koruması için yazılmış “Ya Kebikeç” duasını, bunu umursamadan karnını doyurmuş kâğıt kurdunu ve yüzlerce meşhur ya da isimsiz yazarı ve okuru bir arada düşünüyor.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Elyazması Koleksiyonu’ndan bir seçkiyle metinler, objeler ve zamanlar arasında bir yolculuğa çıkan sergi, elyazmaları üzerinden Osmanlı toplumunda çok dillilik, gündelik hayat, tıp, evren ve zamanın bilgisi, toplumsal cinsiyet ve cinselliğin izlerini sürüyor, İstanbul’un tarihsel coğrafyasının yazmalar aracılığıyla nasıl yeniden yaratılabileceğini gösteriyor.