Yaşlı ve Öfkesiz

Fethiye’de bir arkadaşımla beraber Uçarsu Yaylası’na gitmiştim. Sonbahar, yani dönüş̧ vaktiydi. Bir tek büyük çadır kalmıştı. Arabayı çadırın önüne çektik, selam verelim dedik. İçeriden bir ses geldi: “Buyurun evladım.”

Belli ki yaşlı birisi bizi içeri çağırıyordu. Biz de “Amca hava çok güzel sen dışarı gelsene” dedik. Adam güldü. Reddedemeyeceğimiz bir ses tonuyla “Siz gelin hele”, dedi. Merakla girdik içeri. Amca yüzden ibaretti. Üzeri yorganlar ve battaniyelerle kapalıydı, bütün vücudu felçliydi. Üstelik kördü.

İnanamadık. İnanamadığımız gibi kımıldayamadık da. Adam gülerek yanına çağırdı. Anlamıştı şaşkınlığımızı. Hal hatır sormaya başladı. Sohbet her ne kadar enerjik olsa da bizde enerji falan kalmamıştı. Bir de adamın bizi teselli ediyor olması çok fenaydı. Bize uzun uzun çocuklarının torunlarının çalışmaya gittiğini, durumun göründüğü kadar fena olmadığını, onyıllardır bu halde olduğunu ve buna alıştığını, mutlu olduğunu anlattı ve “Gidin” dedi. Gidemeyişimizi anlamış ve üzülmüştü. “Seni böyle nasıl bırakır gideriz” demeye yeltendim.

Ama diyemedim. Adamın aylardır yıllardır yaşadığına kim olarak müdahale edecektim? Dahası yargılayıp korumaya kalkışacaktım? Sonra da arkadaşlarıma bir macera olarak anlatmak üzere olay yerinden uzaklaşacaktım. Ve amca hayatına dönecekti. Gidip çocuklarını bulmaya kalkışmak da saçmalık olacaktı. Aklımıza gelen bütün her şey saçma geldi bize. Nitekim kös kös gittik.

Görüntü Almodovar filmi gibiydi. Devasa bir çadırda küçülmüş, battaniyeler altında ezilmiş, çok, çok yaşlı ve felçli bir amca. Bu görüntüyle beraber değerlendirmesi zor, tuhaf ama sahici “bir tatlı huzur”, gösterişsiz bir bilgelik vardı adamda. Ve enteresan olanı berrak bir Türkçe, çalışan bir akıl hatta nefis bir mizah duygusu eşlik ediyordu huzuruna. Alaylı bir ses tonuyla “Ne sandınız?”, “Hadi anacım hadi” gibi ince nükteler işitmiştik.

Harikulade bir gün geçirdik. Ara ara amcamızı -amcamız olmuştu bile- nedense konuştuk. Ayağımız asla çekmiyordu amcaya bakmak üzere dönmeye. Kaçış̧ yoktu tabii. Eninde sonunda dönecektik.

Döndük.

Gözlerimize inanamadık. Çadırın içinde 20 kişi kadar kalabalık bir aile, amcanın üzerinde tepinen üç tane küçük çocuk vardı. Ve amca kıkır kıkırdı. Nasıl güzel gülüyordu, nasıl mutluydu. Biz ağzımız açık kalakaldık. Amcanın oğlu, yanıma gelip amcanın bizi anlattığını yemeğe beklediklerini zaten, hatta bizim için yemeği geciktirdiklerini söyleyip sofrayı kurdular. Amca meşguldü̈, bizimle gündüzki kadar çok ilgilenmedi. Ama biz onunla çok ilgilendik tabii. Gündüz -biraz utanarak- acımıştık, akşam -çok utanarak- hayranlık duyuyorduk.

Harikulade bir akşam yemeği yedik. Sohbet ettik. Amca sohbetlerin bir çoğuna girdi. Gülümsüyordu. Çok sahici gülümsüyordu.

Hep beraber, her yaştan ve kalabalık bir şekilde huzur içinde yaşamanın resmini yapmışlardı. Üstelik bir de “fakir ama neşeli” durumu eklenmişti ki işin en tatlı kısmı oydu.

Bu araştırmayı okuduğumdan beri bu hikaye dönüp duruyor kafamda.

Amca bir tek kere olsun botoks yaptırmamış, krem kullanmamıştı. Ama çok güzel görünüyordu. Amcanın bakım ve bakıcı dolu bir hayatı yoktu. Ama bir işi yarım bırakılıyor gibi de değildi.

Amcanın yanında yaşıtı arkadaşları, eşi yoktu. Yaşına yakın kimse bile yoktu. Hatta gündüzleri yanında kimse yoktu. Ama yalnız birisi olmaya çok uzaktı. Yaşlılığını reddetmiyor, önüne gelene “Kaç yaşında gösteriyorum?” diye sormuyordu. Hatta muhtemelen bu soruyu hayatında hiç sormamıştı.

Öfkesiz, huysuz olmadığı gibi çok eğlenceliydi. Hiç öyle bulunduğu duruma isyan eder gibi görünmüyordu.

Ölümü bekler gibi bir hali de yoktu. Çok konuşmaya meraklı değildi. Ama konuştu mu asla tekrara düşmeyen ve muhakkak dinleten bir yanı vardı. Bu bile klişelerin tamamını yerle bir etmeye yeterliydi.

Ve (maalesef yaşlıların da kabullenmek suretiyle zımni işbirlikçisi olduğu) yaşlı ayrımcılığını örtmeye, görünmez kılmaya yarayan o plastik hürmetten de eser yoktu ortalıkta. Amca elbette bir pozitif ayrımcılık görüyordu. O haldeki herkes en vicdansız ortamda bile pozitif ayrımcılık görür. Ama insanın insana zaten göstermekle yükümlü olduğu saygının dışında ilişkilerinde bir tek şey yoktu. “Oğlum, kızım, tepinmeyin dedenizin üzerinde” düzeyinde bile müdahale yoktu. Çocuklar da durması gereken yerleri biliyordu. Yahut ben konudan o kadar etkilenmiştim ki her şey gözüme mükemmel görünüyordu.

Büyükşehir hayatında bunun ne kadar imkansız olduğunun farkındayım. Büyük şehirlerin genellikle çocuklar, yaşlılar, engelliler yokmuş gibi dizayn edilmiş olduğunun da farkındayım. Sosyal örgütlenmede bir çok yapının çocukları yahut yaşlıları göz önünden çekmeye dönük olması da cesaretimi bir miktar kırıyor.

Lakin son yıllarda konuya artan ilgiyle beraber bir değişme umudunun belirdiğini de görüyorum. Bu yüzden AvivaSA’nın araştırmasını ve o araştırma üzerinden yapılacak iletişimi hepimiz için çok umut verici buluyorum.