Yılların yorgunluğunu ve elemini örtebilmek için, ucuz kireç boyalarla hastalıklı beyaz renge boyanmış duvarlarına ağrılı nefeslerin sindiği bir hastane odası. Annem hasta yatağında arkasına yerleştirdiğim iki yastığa yaslanmış uzanırken, ben hemen yanı başındaki eprimiş refakatçi koltuğunda oturuyorum. Sessizce etrafımızı kuşatan kedere karşı durabilmek, kalbimize musallat olan hüznü kovabilmek için güçlü olmaya çalışıyoruz. 

İçeri giren doktorun aceleci ciddiyetiyle toparlandık, elindeki dosyayı incelerken, ses çıkarmadan söyleyeceklerini beklemeye koyulduk. Annemin ameliyatından evvel yapılması gereken tetkik ve tahliller için gelen doktorlardan biriydi. Dosyadaki bilgilere kısaca göz gezdirdikten sonra hastalık geçmişi, sağlık durumu, kendini nasıl hissettiği türden sorular sormaya başladı. Sorduğu sorulara, refakat etme sorumluluğuyla, annemden evvel ben cevap vermeye başlayınca doktorun yüzü hafiften asıldı.

“Sizden ricam sorulara hastamız cevap versin. Bir yandan da bilinç durumunu görmeye çalışıyorum.”

Utanç bütün vücudumu sardı, o andan itibaren ağzımı açmadan annemin verdiği cevapları dinlemeye başladım. Doktor annemden aldığı bilgileri kayda geçtikten sonra, elindeki kalemi uzattı, verdiği beyanın doğruluğunu teyit etmesi için yazmasını gereken cümleyi hatırlattı ve sonunda imzalaması gereken yeri gösterdi. Annem “Ellerim titriyor, benim yerime oğlum yazsa olmaz mı?” diyerek neredeyse yalvaran gözlerle doktora baktı. Doktor önce itiraz etti, ama sonunda annemin karşı çıkmalarına daha fazla dayanamayıp, cümleyi benim yazmama, imzayı annemin atmasına razı oldu. İşaret ettiği yere, söylediği cümleyi yazdım, dosyayı anneme uzattım ve titreyen elleriyle attığı imzaya baktım. 

Tuhaf bir şey oldu, annemin heyecandan titreyen elleriyle harfler, kelimeler yazdığı eski defteri geldi aklıma; seksenli yılların hemen başında devletin yetişkinlere yönelik gerçekleştirdiği okuma-yazma seferberliğine katıldığı zamanlar kullandığı defter. İlkokulu birkaç yıl okumuş ve hevesi kursağında bırakılarak, devam etmesine izin verilmemişti. 

Aradan yıllar geçtikten sonra bu kez yine bir ilkokul sınıfında, küçük sıralardan birine heyecanla oturmuş okuma-yazmasını iyileştirmek için tahtaya yazılan kelimeleri, en özenli şekilde defterine geçiriyordu. Üstelik benim devam ettiğim ilkokula kaydını yaptırmıştı. Öğleden önce benim oturduğum sınıfta, öğleden sonraları annem oturuyordu. 

Kulağa garip geliyor, ama annemle aynı zamanda aynı ilkokulda okuduk. Bu durum aramızdaki mesafeyi ortadan kaldırıp, birlikte büyümeye başladığımız dönemin başlangıcı oldu. Ben sekiz yaşındaydım, o yirmi yedi, ben daha hızlı yazıyordum o yavaş, ben akıcı okuyordum o tekleyerek. 

Hayata yirmi yedi yaşında genç bir kadın olarak değil, babasını, yüzünü bile hatırlayamayacak kadar erken yaşlarda kaybetmiş, çok sevdiği sınıfından erkenden koparılmış hüzünlü bir kız çocuğu olarak devam ediyordu. Geriden. Epeyce geriden. 

İkimizin de ellerinde boya lekeleri oluyordu; benimkinde resim boyaları ve mürekkep, onunkinde para kazanmak için yaptığı plastik bilekliklerinin boyası. Atölyeden eve gelen torbalarda çeşitli renklerde plastik çiçekler vardı. Annem her torbanın içindeki farklı renkten plastik çiçeği bileklik ipine geçiriyor, bunun için oldukça cüz’i miktarda para alıyordu.

Aramızda anne-çocuk olmanın dışında, tuhaf, gizlemli bir bağ daha oluşmuştu. Koşullar ne olursa olsun, kendini iyileştirmenin nasıl mümkün olabileceğini öğreniyordum farkına varmadan. Etrafımızı saran yıkıcı dürtülere karşı, sıra arkadaşlarına özgü coşkulu bir savunma kalesi inşa ediyorduk. 

Annemin çocukluğuyla, genç bir kadın olduğu dönem arasında kocaman, örseleyici bir boşluk duruyordu ve canhıraş bir çabayla o derin boşluğu doldurmaya uğraşıyordu gözlerimin önünde. Ben ortaokula başlarken o elimden tuttu, o atölyeye giderken ben onun elinden tuttum. O karanlık boşluk nereye gidersek peşimizden geldiği için, mümkün olduğu kadar birbirimizi kollama gayretindeydik. 

Fakat sonra daha tuhaf bir şey oldu. Tam o boşluk tamamlanıyor diye düşünürken, ondan daha büyük bir boşluk çıkıverdi önümüze; annem birden yaşlandı. Ben genç bir adam olduğumda, annem genç bir kadın olarak geçirmesi gereken zamanı, hayal kırıklıklarının, yarım kalmışlıkların telafisiyle geçirdiği için bütünüyle yitirmişti. 

Annemin okuma-yazma seferberliği dönemindeki defterine yazarken heyecandan titreyen küçük çocuk elleri ve hastane odasındaki dosyaya imza atarken yorgunluktan titreyen yaşlı elleri arasında karanlık ve uzun bir koridor var zihnimde. O aradaki zaman diliminin hafızamda bıraktığı iz karanlık bu koridordan ibaret. 

Annem çocuktu ve aniden yaşlandı. Hepsi bu kadar. Tarifi zor, çetrefilli bir kayıp öyküsüydü yaşadığımız. Oysa hemen yanındaydım; her şey anbean gözlerimin önünde gerçekleşmesine rağmen, iki hâl arasında neler olup bittiğini göremedim. Bugün hafızamı ne kadar zorlasam da o kayıp genç kadının yüzünü hatırlayamıyorum. 

O kendi yüzünü hatırlayabiliyor mu? Bu soruyu epeyce zaman kendi içimde sormaya devam ettim. Sanırım bugün cevabını biliyorum. Evet, hatırlıyor. 

İstanbul’un orta yerinde, mekânsal olarak her yere yakın olduğu halde hayatın mutlu anlarına son derece uzak, kendi duvarları içinde tutsak olmuş semtlerden birinde üç çocuğunun üniversite mezunu olmasını sağladı. Bunun için feda etmesi gereken ne varsa, zerre kadar tereddüt etmedi. Üç çocuğunun hayatında her mutlu anda büyük pay sahibi. 

Bedeninde yaşlanma emareleri kalbine hiç tesir etmedi annemin. Hayalleri, büyük gayretleri, bitmeyen enerjisi, fedakârlıkları onu zamanın dışına taşıdı. 

Hakikat düzeyinde genç bir kadın olarak hayatını sürdürmeye devam ediyor.