Neneme Büyükanne Diyesin

Televizyon henüz hayatımıza bu kadar girmemişken, yazın şehirden köye gidenler, kafa karışıklığından kurtulamazdı. Her evde ailenin bir büyüğü yaşar, şehirde “amca” dedikleriniz köyde “emice”ye dönüşür, “babanne” bildikleriniz “nene” olurdu. Hayatta duymadığınız akrabalık sıfatları, evin köşesinde her kriz anına müdahale eden aile büyükleri giderek silikleşti, nihayet tatlı bir hatıraya dönüştü. Birilerinin amcasının oğlu ya da dayısının kızı değil ‘kuzeni’ olduk. Kocaman bir ‘kuzenler ve büyükanneler cumhuriyeti’ vatandaşıyız artık. 

Akrabalık sıfatlarıyla ilgili kafa karışıklığım çocukken başladı. Ev dediğin kalabalık insanlar toplamıydı. Gelen gidenin sayısı sayılmaz, aile büyükleri bu büyük çatının altında yerini bulur, “bu benim neyim şimdi” diye bilemediğim bir sürü insan olurdu. 

Bir tane nenem vardı, babam da ona “nene” diyordu,  onun öz annesine “nene” deyişindeki mantığı bir türlü çözemiyordum. Nene benim nenemdi, babama ne oluyordu? Bu kelimenin sadece Karadeniz’de ya da Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde “anne” anlamına geldiğini sonradan öğrenecektim. Mama, mana, nene, nine, ana, anne… Papa, baba, ata, dada, dede… Çoğunlukla tekrarlı iki heceden oluşan bu sözcüklerin, konuşmayı yeni öğrenen çocukların kolaylıkla çıkarabildiği ilk seslerden oluştuğunu anlamak için dilbilimci olmaya gerek yok.

Türkçe, akrabalık sıfatları açısından zengin bir dil. En azından İngilizceye göre. Teyze ile halaya “aunt”, amca ile dayıya “uncle” ve bunların çocuklarına topluca “cousin” diyorlar. Daha fazla detay içeren akrabalık bağlarının ise gündelik dilde karşılığı yok. Buna karşın Türkçe, “hangisi hangisiydi” diye sorduğumuz sıfatlarla dolu, bacanak, enişte, baldız, kayınço… Görümce ile elti arasındaki farkı bir süre düşünmeden söyleyen kaç kişiyiz?  Kirve gibi herhangi bir akrabalığa dayanmamasına rağmen akrabalık hissiyatı uyandıran tanımlar da hâlihazırdaki kafa karışıklığını büyütüyor sağ olsun.

İş bu kadarla kalsa yine iyi, tüm bu sıfatların bir de günlük yaşam içinde karşılığı var. Yaşına ve kendisiyle kurduğumuz ilişkiye göre insanlar teyzemiz, amcamız, ablamız, yengemiz olabiliyor. “Dayı” sözcüğü her zaman annenin erkek kardeşi değil, gayrikanuni işlerle uğraşan biri; “kardeş” ise ileri seviyeye taşınmış sıkı bir dostluğun işareti. 

Büyükbaba derken?

Bundan 20 yıl evvel karınca yuvası kadar karışık akrabalık ilişkileri konusunda daha rahattık. Aynı evde yaşadığımız, yaşamasak da sıklıkla görüştüğümüz akrabalar arasında kimin kim olduğunu nihayetinde öğrenir, bu bilginin huzuruyla “amca oğlu nasılsın” diyebilirdik.  

Ben de tam bu denklem içinde büyüyecektim ki, İstanbul’da yaşamak ister istemez inceltti dilimi. İlk gençliğimde “nene” yerine “nine” demeye başladım mesela. Çoğu arkadaşımın kullandığı “babaanne” tuhaf, hatta yapay geliyordu kulağıma. Allah’tan “dede” üzerinde ittifak vardı da o kadar göze batmıyordum. Fakat 1989 yılında bir gün, ilkokul arkadaşım Ömer “büyükbabası” ile yaşadığı bir hatırasını anlatınca o ittifakın da çatırdayışına şahit oldum. Ömer doğma büyüme İstanbulluydu, “herhalde” demiştim içimden, “dedelerinden birinin babasını kast ediyor”. Öyle değilmiş, bildiğimiz dedesiymiş söz ettiği meğer. “Büyükannesinin eşi” yani.

O yıllarda her yaz Trabzon’daki köye gitmeye devam ettik. Her ne kadar orada doğsam da İstanbul’daki “şehir çocuğu” hayatım sayesinde çektiğim yabancılık her sene el arttırıyordu. Hiç tanımadığım, isimlerini bilmediğim insanlar yolumu çeviriyor, “De bakayim bağa kimin uşağusun sen” diyor, böylece “tanımlanamayan” akrabalık sıfatlarına “uşak” ekleniyordu. “Emicoğli sen ne gada büyümüşsün”ler, “Halamun uşağı gel bakayim bu yana” diye çağıranlar, “Yemişum yağlaruni, yemişum ballaruni” diye yanaklarımı sıkıp şapur şupur öpen yengeler, teyzeler, neneler… Sevginin her derecesinin, akrabalığın ve komşuluğun hemen her türünün özel bir adı vardı, kimse “kuzen” gibi sınırları belirsiz bir tanıdıklık kovasına atılmıyordu.

Şehirle taşra arasında giderek açılan farkı ve şehrin dönüştürücü gücünü İstanbul’a döndüğümde, Ömer gibi arkadaşlarımla konuştuğumda fark ediyordum. Evler giderek küçülüyor, çatısı altında toplananların sayısı azalıyor, ailenin çekirdek versiyonuyla tanışıyorduk. Geniş aile sadece birkaç kuşağın aynı evde yaşaması değildi, köyde yolumu çevirenler de aslında o ailenin bir parçasıydı. Babaannem son yıllarında dönüşümlü olarak İstanbul’daki oğullarının ve kızlarının evinde kalırken, amcamlardan birinin evi birkaç adım ötede, annemin amcasının ailesi ise sokağın hemen ucundaydı. “Amcakızı”, “dayıoğlu” gibi spesifik tanımlar tedavülden kalkmamış, şehrin uzaklaştırıcı etkisi henüz bize uğramamıştı. 

Sonra bir gün fark ettik ki, en son birbirimize gitmemizin üzerinden 1 yıl geçmiş. Şehrin kuşatıcılığı artmış, evler arasına soğukluk değilse de mesafe girmiş. Artık televizyonda “grandfather, grandmother”lar havada uçuşuyor, “Muhteşem İkili” dizisinin karakterleri Larry ve Balki gibi birbirimize “kuzen” diye sesleniyorduk. 

Büyüdüm, dedem Trabzon’da kaldı, buralar ona uzak, evler dar geliyor; “yağlarımı ballarımı yiyen” Asiye Yengem çoktan öldü, nenem bu yazıda ondan “babaanne” diye söz ettiğimi göremedi.  

Bense yeğenlerimden bahsederken “amcanın kızı, halanın kızı” diyorum ısrarla. Evler ve aileler küçülmüş olabilir, bari dilimizdeki çeşitlilik kalsın.