16 Yaşımın İlk Günü

Ayça “Emel, şöyle şöyle bir internet sitesi var,  yazar mısın” dediğinde, “Nasıl yani ya…” diye geçirdim içimden, “Yaşlı mıyım şimdi ben?”

Emel Alptekin

İlk iş makyaj aynasını çıkarıp yüzüme baktım. Ardından instagramı açtım, “dosta muhabbet, düşmana nispet” temalı, bol filtreli selfilerime bakarak aynada gördüğümü teyit ettim. 

Sonuç: Beden yaşı olarak, olduğumdan en az 10 yaş gencim. Zihin yaşım ise 5. Eh, bence ideal yaştayım. 

4 yıl önce emekli oldum. Bir süre sonra tası tarağı toplayıp Karaburun’da bir köye yerleştim.  2 yıl önce hayvan damı üzerinde tek göz odadan oluşan taş bir ev aldım. Tamiratı hiç bitmeyen, eğitici, öğretici bir ev. Seviyorum 100 kusur yaşındaki bu keratayı ama kendim 100, o 200 yaşına gelmeden onu biraz daha “gençleştirmem” gerekiyor. 

Mordoğan ve Karaburun çevresinde tanıştığım en iyi doğa yürüyüşçüleri, zeytin üreticileri “70 plus”. Yokuşa vurduğumuzda “gerçek” yaşlarımız kabak gibi ortaya çıkıyor. Ben 70 üstü kuşağın arkasında dili bir karış dışarıda nal toplayanların yaşındayım.  Çünkü “yaşlanmak” nasıl vakit alıyorsa “gençleşmek” de öyle, vakit alıyor. Çaba ve istikrar şart. 

Emeklilik öncesine bakıyorum. Bedenen gerçekte olduğumdan en az 20 yaş yaşlı, zihnen “yazık, ölmüş de gömeni yok” denilecek haldeydim. Ayakta çürüyordum.  Bunu çok net görüyordum ama şikayet ettiğim tüm alışkanlıklarımı, mekanları, ilişkileri aynen veya daha beter hale getirerek koruyordum, her günün bir önceki günün daha beter bir tekrarı olmasını garantileyecek ne varsa yapıyordum. Aslında ben neydim, nasıl bir cevherdim ama işte, çok meşguldüm, vaktim yoktu, enerjim hiç yoktu, her şeye yorgundum.

Şimdi neysem, onun tam tersi, kendi kendimin zıddıydım. Peki ne oldu? Esasen iki önemli şey. Önce yürümeye başladım. Sonra çiçeklere baktım. Gerisi çorap söküğüdür zaten….

 

Aslına bakılırsa emekliliğimden 4 yıl sonra, geçen hafta, 9 Eylül 2019 günü Ayça telefonda “yazar mısın” diye sorduğunda da İstanbul’daydım, yaşlanma, kibarcası yaş alma ve zaman konularında derin sorgulamalar yapmak için olabilecek en saçma bir yerde ve yine çok meşguldüm. Tapu Dairesi, Vergi İdaresi ve Banka üçgeninde, koşturup duruyordum.

Bankanın bir bölmesinde ev kredisini kapatan son  imzaları attık… Böylece İstanbul ile aramdaki son “bağ” da kopmuş oldu.  16 yaşında, elimde erguvan renkli bir bavul, Boğaziçi Üniversitesi Kız Yurdu’na adım attığım günden beri ilk kez, İstanbul’da “mekansız” kaldım. Türkçesi, artık benim diyebileceğim, yurt aidatı, çuvalla kira, bavulla kredi ödemek zorunda olduğum bir yer kalmadı İstanbul’da.  

Hayır,  bu bende hüzün, burukluk filan yaratmadı. Aksine, yeniden özgür ve yeniden 16 yaşımda hissettim.  Nerede kalacağım? Orada burada. İstanbul’a gelince ne yapacağım? Avarelik, seyyahlık. İyi de para? Olduğu kadar harcarım. Zaman? Bol. Bildiğin 16 yaş kafası.

Kafa böyle. Peki ayaklar? Ne yapıyorum, nasıl yapıyorum. Anlatacaksam ayaklardan başlamalıyım. Veya çiçeklerden.  Veya köyden.