Ağır Ağır Çıkamadığımız Yokuşlar…

Yol güzel sakin ve kararlı başlıyor: Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden. Eteklerinden bir yığın yaprak… Araya giriyorum ama hangi merdivenlerden? İstanbul gibi yürünmeden kat’a anlaşılamayacak ve yedi tepesiyle dillere düşmüş bir şehri merdivensiz gezmek ne mümkün? Yürümeye müptela insan, senin sınavın da budur. 

Bir şehri anlatmanın birkaç yolu olmalı. Ankara’dan başlasam, kalenin tepesinden baktığımda gördüğüm yollarını överim. Dümdüz, girintisiz çıkıntısız, bütün bir şehri upuzun kat eden. İzmir, bütün havası Kordonboyu’nun zarafetinde. Diyarbakır, hemen bitiminde bahçesi olan kaç şehir var? Mardin, gündüzün bozkırını gecesinde mücevhere çeviren. Konya, kendinin ve dünyanın merkezlerinden birine bağlanan. 

İstanbul’u anlatmak bu kadar kolay değil. Bir kere iki parçadan müteşekkil. Bir parçası olmadan diğeri kör. Kadıköy’e boşuna mı Khalkedon denilmiş? Eğer sadece burada kalırsanız, körler ülkesinin vatandaşı olmaktan kurtulamazsınız. 

Mevzumuz bu olduğu için, yine İstanbul’dan devam edelim. İstanbul içinde seyyah olmaya niyetlendiğinizde karşılaştığınız en zor meseleden bahsedeceğiz; yokuşlar. Yokuşların çaresi, merdivenler. 

Merdivenin sadece kendisi değil, imgesi de hayatımızın içinde. Çok hararetli birini mi gördünüz? Öğüdü var, “birer birer çık”. O üçer beşer atlarım derse, nefesine ve nefsine güveniyor demektir. 

Dilimize Farsça’dan gelmiş. Nerd-bān > nerdubān’dan > nerduvān > merduvān > merdüven derken, merdiven. Nihat Sami Banarlı’ya kulak verelim: 

“Merdiven’in aslı Farsça’da neverd-i bâm idi. Kelime, tavana yükselen kıvrım, basamaklı yol demekti. Zamanla bu söz, aynı dilde nerdbân sesiyle kelimeleşti. Bu kelime, bizim eski edebiyatımıza önce nerdbân sesiyle işlenmiş, sonra Türk söyleyişi ona nerdüban ahengini vermişti. Zamanla merdüvan ve merdüven sesini almış, nihayet merdiven güzelliğiyle Türkçeleşmiştir.”

Bu işin felsefesini yapmaya koyulursak, içinden çıkamayız. Sanattan psikolojiye ziyadesiyle kullanılmış. İlle hatırlayacaksak, merdivenden inerken çirkin ördek yavrusu olmaktan sıyrılan kızlar; Yeşilçam’ın en kıymetli klişesi. Merdiven altında yaşamaya zorlanan yetim Harry Potter, unutulmaz. İnsana yerini sorgulatan Louis Aragon şiirini de ekleyelim:  

“Yalnız insan merdivendir/ Hiçbir yere ulaşmayan/ Sürülür yabancı diye/ Dayandığı kapılardan.”

İstanbul yayalar için pek elverişli bir şehir değil. Ne gam, yürümeden anlaşılabilecek bir şehir de değil. “Yedi tepeli” olmaktan mütevellit insanın soluğunu kesen yokuşların yoldaşı merdiven. 

Yokuş ve merdivenler üzerine hayli mesai yapmış, bu konuda bir de “İstanbul’un Yokuş ve Merdivenleri” ismiyle kitap neşretmiş Cahit Kayra şehrin dokusuna sinen bu sürprizli ve karmaşık hali şöyle anlatıyor: 

“Ben İstanbul’un dağınık, ilkel ve sevecen mantığını severim. Batının cetvelle çizilmiş, simetrik yolları bana güçten, zenginlikten başka bir şey anlatmaz. O ruhsuz düzen içinde, yalnız, tek başıma, vahşi bir ortamda yolumu arayan ve bulamayan bir insan gibi duyumsarım kendimi. Hayal kuramam oralarda.” 

Bu değerlendirmesini, şu sözleriyle destekliyor: 

“İstanbul inişli yokuşlu yollarıyla, bir büyük caddeden bir başkasına uzanan yokuşları ya da bir yolun başladığı yerden yamaçlara tırmanan merdivenleriyle bir bahçe halısı gibidir. Batının sanayi canavarlarının övgüsünü yansıtan geniş, bir ucundan öteki ucu görülen caddeleri bana korku verir. Ben yokuşsuz, merdivensiz bir dünyada, her yanı düzenli bir kentte, kendimi oraya hapsedilmiş gibi duyumsarım. İstanbul’da ise özgürüm.” 

Kayra, aslında her biri bir bisiklet şehri olan Batılı şehirleri anlatırken doğru bir noktaya da basmış. Bu şehirlerin neredeyse tamamı, özgün mimarisine muhafazakârca bağlanarak upuzun caddeler ve nehirler boyunca gelişirken İstanbul zaten çetrefilli olan doğasını tabiri caizse “evcilleştirmenin” yolunu merdivenlerde buluyor.

Erol Ölçer’in Şehir Sokak Hafıza kitabına başvuralım. Eskiden ismi Merdiven olan üç sokak var. Biri Kuruçeşme’de, yeni adı Avize. Biri Bereketzade’de, yeni adı Fırçacı. Biri de Merdivenköy’de onun da yeni adı Yumurtacı Apti Sokak. Yine bir zamanlar Göztepe’de Merdivenköy Sokağı varmış. Merdivenli Çeşme Sokak hala aynı isimle Samatya’da bulunuyor. Anadoluhisarı’ndaki Merdivenli Çıkmazı Sokağı Merdivenli Köşk Çıkmazı olarak değiştirilmiş.  Dokuz tane “Merdivenli Sokak” bulunuyor. İçlerinde Fener’deki Merdivenli Kahve Sokak, yine Fener’deki Merdivenli Yokuş ve Galata’daki Yeni Merdiven Sokak ufak değişimlerle hala “merdiven”i bünyesinde barındırıyor. Bu sokakların akıbeti nedir? Ne oldu da isimlerindeki merdiven kalktı? Bunu bilemiyoruz. 

Bildiğimiz şeyse, merdivenlere duyulan ihtiyaç ortadan kalkmasa da (bu ihtiyacın ortadan kalkması için İstanbul’un Allah muhafaza dümdüz olması icap eder) merdivenlerin giderek tedavülden kalktığı. 

Bunun en canlı örneği, nice şiire konu olmuş Yüksek Kaldırım. Adı üzerinde “yüksek”. Hatta öyle yüksek ki, Londra Metrosu’ndan (1863) on iki yıl sonra hizmete giren dünyanın en eski ikinci metrosu Tünel bu hattı bağlamak üzere kurulmuş. Eğer onun yerine Yüksek Kaldırım’ı tırmanarak çıkmaya yeltenirseniz, hafif bir kalp çarpıntısı, mebzul miktarda ter size eşlik edecektir. İşte eskiler bu derman olsun diye Yüksek Kaldırım’ı merdivenli yapsalar da bugün bu manzarayı ancak eski İstanbul kartpostallarında görebiliyoruz. O yokuşu katlanılır kılan basamaklar trafiğe açılan yokuşun yanına hapsolmuş. Şimdi dükkân önlerine biçimsiz serpiştirilmiş gibi duran basamaklarda dinlenmek ne mümkün? Galata’dan inerken kaymak tehlikesine karşı tetikte, manzarayı idrak edememekten huzursuz telaşlı adımlar atmak zorundasınız. Kamonda Merdivenleri bir nostalji olarak duruyor. Rivayet o ki, Kamondo ailesinden Abraham Salomon Kamondo Avusturya Lisesi’nde okuyan torunları yokuşu rahat çıksınlar diye yaptırmış. Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılan Tünel’in ardından yaptırılan merdivenler, aslında Tünel’in de yeterli gelmediğinin, merdivene duyulan ihtiyacın ortadan kalkmadığının nişanesi. Keza, Kasımpaşa’nın bir zamanlar Galata’ya değin uzanan merdivenleri? Trafiğe kurban gittiklerinden beri iki semtin damarı kopmuş gibi. 

Cahit Kayra Anadolu Yakası’nın Rumeli’ye kıyasla daha fakir ve işlenmemiş bir bölge olduğundan dem vurarak burada yokuşun çok merdivenin az olduğunu söylüyor. Buna karşın Merdivenköy de Anadolu Yakası’nda. 

Merdiven ihtiyacının şiddetle duyulduğu semtlerin başında aslında yedi tepeye kurulan semtler geliyor. Yedi tepeyi Beşir Ayvazoğlu söylesin: Sarayburnu, Çemberlitaş, Beyazıt, Fatih, Yavuz Sultan Selim Camii, Mihrimah Sultan Camii ve Cerrahpaşa. Pazartekke’den bakınca Fatih’in ne kadar yüksekte kaldığını görebilirsiniz. O yokuşu inip diğerini tırmanmak bir nefes meselesi. 

İstanbul’da flanöz olmaya niyetlendim. Niyetim Gedikpaşa’dan inip Kadırga’dan çıkarken kesintiye uğrasa da yolun olduğu, kaldırımın sürdüğü yerleri ısrarla yürüyorum. Her bir yürüyüşte insan “keşke bir merdiven olaydı” der mi? 

Hal böyle olunca merdiven de kaldırım kadar, yol kadar, asfalt kadar elzem haline geliyor. Bu ihtiyacı karşılayacak imar planı var mı? O plana gelene değin arabaların hüküm sürdüğü kaldırımlarda yürümeye gönüllü çilekeşler olarak zahmete razı mı olacağız? Olacağız elbette. Yazık ki ömrüm.